İçimizdeki Mahkeme
Kıyıda köşede kalmış, pas tutmuş bir gökyüzü gibi hisseder bazen insan.
Doğacak güneş, bulutların ardına gizlenmiştir sanki. Ne kadar gözlerini kıssan da pus, ışığı seçmene izin vermez. Oysa güneş hiçbir yere gitmemiştir.
Derin bir yalnızlık, kaygı, öngörülmeyen yarınlar…
Herkes gibi ben de çokça yaşadım bu sıkışmışlık hissini. Doğru kelime bence tam olarak bu.
An gelir, durur zaman. Sorular… Sorgular… Suçlamalar… Kafada kurulan mahkeme odaları. Kimini astık, kimini sürgün ettik, kimini masum ilan ettik… Döndük dolaştık, yine de adaleti sağlayamadık, değil mi? Sonsuz iç huzura erişemedik. Herkesi aynı anda hiçbir zaman mutlu edemedik. Ya birçok kişiden vazgeçtik ya da hep kendimizden verdik.
Belki de sorun, mahkeme kurmamızdı. Kendimizi hem hâkim hem savcı hem de sanık ilan etmemizdi.
Belki de en ağır cezayı yine kendimize verdik. Yıllarca affedemediğimiz insanlar kadar, affedemediğimiz bir “biz” vardı. Sürekli eksik hisseden, sürekli geç kaldığını düşünen, hep daha fazlasını yapması gerektiğine inanan bir ben…
Oysa insan, kendini savunmayı bıraktığı gün hafiflemeye başlıyor. Her sorunun bir cevabı olmak zorunda değil. Her yaranın da hemen iyileşmesi gerekmiyor. Bazen iyileşmek, haklı çıkmak değil; yük bırakabilmektir.
Belki de huzur, mahkemeyi kazanmakta değil; o mahkeme salonunun kapısını usulca çekip çıkabilmektedir.
Bir parkın köşesinde, bir zamanlar ağaç olan bir bankın üzerinde, puslu gökyüzünün hafif bir rüzgârla dağılmasını beklemek belki… Başını yavaş yavaş kaldırırken güneşin ışığını yeniden karşılayabileceğine güvenmek… İhtimalleri umutla beklerken kendi nefesini yeniden var etmek.
Belki de hayat, yeniden başlamaktan çok, kendi nefesini yeniden hatırlamaktır. Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey; dışarıdaki güneşin doğması değil, içinde hâlâ bir sabah olduğuna yeniden inanabilmektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.