Seramikle terapi

Seramikle terapi

Seramik ustası Yekbun Yaş, hem üretiyor hemde eğitim veriyor

A+A-

Tigris-Haber Daha çocukken annesi tandır yaparken, onun yanında kille kendine oyuncaklar yaparak uğraşmaya başlaması gelecekte yapacağı mesleğine de başlangıç yaptığının farkında olmadan ablasının üniversite tercini adına yapmasıyla kendini seramik ve çini dünyasının içinde bulan Yekbun Yaş bir seramik ustası olarak şimdi birbirinden güzel eserler yapıyor. Birbirinden güzel bu eserleri; Denbej Evinin yanındaki Mezopotamya Çinicilik adlı satış ofisinde sergilediği küçük tarihi mekânında akıcı bir röportaj gerçekleştirdik.

Mümin AĞCAKAYA/ÖZEL

Bu mesleğe ne zaman ve nasıl başladınız?

Benim adım Yekbun Yaş, 1980 Siirt doğumluyum. Siirt’in küçük bir köyünde Koçpınar, Kürtçe ismi Eynberan’da doğdum. Şanslı bir çocukluk yaşadığımı düşünüyorum. Çünkü şu an yaptığım mesleğim açısından, beni en fazla besleyen çocukluk dönemimdeki yaşantım oldu. Çocukken annem tandır yaparken; ben de onunla beraber evcilik malzemeleri yapıyordum. Böylece çamurla tanıştım. İlkokulu köyde bitirdikten sonra, köyde okul olmadığı için İstanbul’a gittim. Ortaokul ve liseyi İstanbul’da okudum. Sosyal bilgiler öğretmeni olmayı çok istiyordum. Öğretmenlikler o dönem çok popülerdi. Ama ablam bendeki bu yeteneği fark ettiği için üniversite tercihlerimi değiştirdi. Uludağ Üniversitesi İznik çinicilik bölümünü kazandım. İznik, Osmanlıya başkentlik yapmış bir yerdi. Çiniciliği bilinmektedir. Kültürel anlamda bazı çelişkilerim oldu tabi. Çinicilik okuduğum zaman; ailem ve çevremizde bu meslekle hiç kimsenin uğraşmamasından dolayı, ilerde zorluklar çekeceğimin farkındaydım. O anlamda bu bölümü okuduktan sonra da biraz direndim. Çünkü genelde toplumda sanat; sadece zenginlerin uğraşabileceği bir alan olarak görülüyor.

 Çini ve seramik duygusu olan bir meslektir. Fakat bu durumu çok bilinmiyor ve görülmüyor. Çok duygusal bir insanım aynı zamanda iç dünyamı da çok iyi yansıttığını düşündüğüm bir meslek. İznik’te 2001-2003 yılında Çinicilik okudum. Bu okulda teknik anlamda ciddi bir eğitim aldım. Orada klasik Osmanlı çinilerinin nasıl bezendiğini vs. öğrendik. Teknik alt yapıyı öğrendik. İznik Çini Vakfının kurucusu bir kadındı ve bana ilham kaynağı oldu. İznik, Osmanlılar zamanında çok popüler çini merkeziyken; Osmanlılar gerileme dönemine girince eski popületiresini yitiriyor ve daha sonra Kütahya bu konuda öne çıkıyor. İznik Çini Vakfını kuran bayanın da çabalarıyla, İznik çinide şu an dünyaca tanınan bir merkez durumuna dönüşmüş durumdadır.

0b780a61-bfde-46a2-ab42-8d32978debb3.jpg

 Okulu bitirdikten sonra mesleğimi geliştirmek için, İznik’te birçok çini atölyelerinde çalıştım. Sonra İstanbul’da da dekorasyon, seramik atölyelerinde çalıştım.

Diyarbakır’da bu mesleği sürdürmeye nasıl karar verdin. Buna karar vermende seni en çok ne etkiledi?

Öğretmenlerim bana fırından malzemeler çıkarken bana hep; ‘Senin renklerin, senin tarzın buraya çok uygun değil’ diyorlardı. Çünkü İznik’te sadece mavi beyaz çiniler yapılırdı. Benimkiler Mezopotamya renkleriydi; yani pastel renkler, sarı, kırmızı, yeşil, mavi, turuncuydu. Bütün renklerin hepsi bir arada ve aralarında bir renk ahengi vardı. İznik çinileri gibi değildi. Bundan dolayı öğretmenlerim, hatta desen öğretmenim de bana ‘hamurun yoğrulduğu yere gitmelisin, sen o topraklara aitsin ve mesleğini orada yaparsan daha da geliştirebilirsin, daha da beslenip güçlenebilirsin’ demişti.

2004 yılında Diyarbakır’a gelme kararı aldım. Bu kararımda ablamın ısrarı ve öğretmenlerimin de desteği oldu. 2004 yılında Diyarbakır’a taşınma kararı aldım. Diyarbakır’da sanat sokağında sergi açtım. Sergi açmamın nedeni kentteki kültürel alt yapıyı biraz çözümleyebilmekti. İyi ki de açmışım. İlgi iyi oldu. Katılımcılar seramik yapmayı, çini boyamayı çok sevdiler. Ben de atölye açmaya karar verdim. Büyük Şehir Belediyesine bağlı Yeni Yaşam Atölyesinde çalışmaya başladım. Orada seramik ve çini eğitimi verdim. Hançepekte çini ve seramik eğitimi verdim. Ders verdiğim öğrenciler, köyden kente göç etmiş mağdur aile çocuklarıydı. Ders verirken de insan çok şey öğreniyor. Rotamı aslında biraz orada belirledim. Çünkü Diyarbakır’ın çok zengin bir kültürünün olduğunu biliyordum. Mitolojiye olan merakım sonra bu konularda kitaplar okuyarak mitolojiyle ilgili bağım daha da pekişti. Diyarbakır ve bu bölgede yaşayan medeniyetlerle ilgili araştırmalarım sonucu o dönem kültürünü anlatan birçok çiniyi, stilize ederek uyguladım. Büyükşehir Belediyesi vasıtasıyla; dünyada birçok ülkeye yaptığım çinileri gönderdim. Aynı zamanda belediyenin içinde ve dışında da sergi açarak bu ürünleri teşhir ettim. Sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi beni kent kültürünü, çinicilik sanatını geliştirmem ve burada yapılan çinileri tanıtmam için birçok sergiye davet etti. Diyarbakır Ticaret Odası da, Diyarbakır Valiliği de bu konuda çok destekçim oldular. Hem yaptığım ürünleri satın alıp gelen misafirlere hediye ettiler hem de daha çok çaba göstermem için beni teşvik ettiler. Şunu fark ediyordum; aldıkları her tablo benim için bir değerdi ve o dünyanın hangi ülkesine kime ve nereye giderse gitsin bu kente ait bir değeri de beraberinde taşımış olduğunu düşünüyordum.  Bu duygular beni çok mutlu ediyordu. Bundan dolayı işimi daha çok severek yapmaya başladım.

 2008 yılında çalıştığımız atölye kapatıldı. Bende; Hasan Paşa Hanında Nujen Çini Seramik adı altında bir atölye açtım. O atölyemde de; Sur olaylarının öncesine kadar üretilen birçok eseri dünyanın birçok yerine gönderdim. Çok güzel motifler yaptık. Bir sürü sanatçı ağırladık. Diyarbakır’daki Sur olayları psikolojik olarak bizi ciddi sarstı. Atölyede kadın çalışanlarım vardı. Ders verdiğim öğrencilerim aynı zamanda yanımda da çalışıyorlardı. Yani hem atölyede öğretmenlik yapıyor, hem atölyede çalışıyordum.

Yenişehir ve Bağlar halk eğitim merkezine bağlı birçok yerde ders verdim. Sur içinde de Melik Ahmed Toplum Merkezinde ders verdim. Ergani’de iki yıl ders verdim. Tabiî ki atölyemde de özel dersler verdim. Ayrıca; farklı meslek guruplarından doktor, öğretmen, avukat ve psikolog her meslek gurubundan; terapi amaçlı kurslar vermeye başladım. Sonra; Sur olaylarından sonra atölyemi kapatmak zorunda kaldım.

 Sonra mesleğimi devam ettirmek için eve bir fırın aldım. Şu anda evimde işime devam etmekteyim. Aynı zamanda Diyarbakır TED Kolejinde seramik dersleri veriyorum. Yani ben mesleğimi geliştirmeyi ve devam ettirmeyi çok istiyordum. Kolejde bir yandan çocuklara ders vererek bir yandan da üretim yaparak kendimi daha iyi hissedeceğimi düşündüm. İki yıldır Diyarbakır TED Kolejinde seramik dersi veriyorum.

03e4abbc-8e33-4b06-b357-6f4add24d56a.jpg

Şu an ürettiğiniz ürünleri nasıl değerlendiriyorsunuz, nerelere satıyorsunuz?

 Ticaret Odası, Kayapınar Belediyesi ve destek olarak çok malzemeler alıyor. Geçen hafta da Katar’a malzeme gönderdim. Bu hafta Katara tablolar gönderdim. Ayrıca; Yunanistan, İsviçre, Norveç, Danimarka, Amerika, Çin gibi dünyanın birçok yerine Diyarbakır’da üretilen, Diyarbakır motiflerini ve Diyarbakır izlerini taşıyan eserleri gönderdim. Bu kentin sanatçısı olarak kendimi çok iyi hissediyorum. Ama tabi bu yaptıklarımız çok yetersiz işler.

Diyarbakır’da çiniciliğin geçmişi hangi tarihlere kadar uzanıyor?

 Çünkü ben İznik Vakfının kurucusu gibi düşünerek buraya geldim. Diyarbakır’da eskiden çiniler yapılıyordu. Fakat savaşlar, göçler, ekonomik nedenler ve sanayi devrimiyle birlikte de, plastiğin günlük kullanım eşyaları içinde yerini almasıyla; birçok el sanatları gibi; bu sanat da yok olmaya başladı. Eskiden Diyarbakır’ın Sur ilçesinde Diyarbakır’ın Şehitlik ilçesinde çömlek atölyesi varken şu anda bir tane bile çömlek atölyemiz yok. Benim amacım bu mesleği devam ettirmek, aynı zamanda öğrenci yetiştirip bu mesleği öğrencilerim vasıtasıyla da yaygınlaştırmak. Şu anda öğretmenlik yapan ve devam eden öğrencilerim var. Zamanla daha çok çoğalacağını düşünüyorum. Diyarbakır seramiğini alt yapısı oluşturularak bütün dünyaya tanıtabiliriz. Hatta ekonomik destek olursa, fabrika kurup insanların çalışmasına yardımcı olabilirim. Bunun için alt yapım var. Diyarbakır’da bu işin önünün açılması gerekiyor. Diyarbakır bu işin merkezi, anavatanı sayılır. Çünkü Diyarbakır’da yedi bin yıl önce Çayönü’nde seramikler, çanak çömlekler ilk burada yapılmıştır. Niye günümüzde de devam ettirilmesin. Hem malzeme hem de insan gücü açısından burası uygun bir yer. Bir sektör haline dönüştürüldüğünde; insanlar hem geçimini sağlayacağını hem de şehrin kültürel yönünü ve yüzünü de göstereceğini düşünüyorum. Çünkü; kültürel boyutuyla da Diyarbakır dolu dolu bir şehir. 

 Sanat bir yerde de duygu işidir. İşini yaparken duygularını nasıl yansıyor, neler hissediyorsun?

Müzikle. Müzik benim için vazgeçilmez bir şey. Müzik ve çini insanın ruhunu dinlendiren, fakat aynı zamanda birbirini de büyüten iki ayrı özgün uğraş. Seramik yaptığım zamanda müzik dinliyorum ve ruhumun derinliklerine indiğini hissediyorum. Seramik yaparken kalıpları var, kalıpları kırdığımı düşünüyorum. Gelenekselci yaklaşımlarım yok aslında. Gelenekselci çiniler yapsam bile, küçük bir renk olur, farklı bir şey olur, mutlaka kendimden bir şey katıyorum. Ama müziksiz asla yapamam. 

İşini yaparken daha çok ne tür müzik dinlemeyi tercih ediyorsun?

Yerel müzikleri daha çok seviyorum. Etnik müzikler, dengbejler. Bütün dünya müzikleri de dinliyorum. Latin müziği de dinliyorum. Yerel bir şey yapacaksam, bu bölgeye has bir müzik dinleyerek yapıyorum. Bu bölgenin duygusunu anlatan, bir dengbej ya da folklorik bir müzik dinleyerek yapıyorum. Ama daha modern bir şey çalışacaksam modern müzikle yapıyorum. 

Müzik dinlediğin zaman sende nasıl bir çağrışım yapıyor? Duyguların sanatına nasıl yön veriyor?

Eskiden insanlar giydikleri kıyafetlerle hangi halktan, hangi şehirden, hangi kültürden, hangi dinden olduğu anlaşılırdı. Süryani, Ezidi, Kürt, Türkmen aksesuarı ve takıları birbirinden farklıydı. Hatta aşiretlerin kıyafetleri ve kullandıkları figürlerde farklılıklar vardı. Bakınca hangi aşirete ait olduğu anlaşılıyordu.  Bende uzunca bir süre kadın kıyafetleri üzerine çalıştım. Kürt kıyafeti üzerine çalışacaksam Kürtçe müzik dinliyorum. Süryani kıyafeti çalışacaksam Süryanice müzik dinliyorum.

Çalışmalarında başka ne tür konuları seçiyorsun?

Farklı dönemlerde farklı çalışmalar yapıyorum. Bazı dönemlerde Diyarbakır’da ve Mezopotamya da soyu tükenmekte olan endemik bitkiler üzerine çalışmalar yapıyorum. Lavlak, Zingelok, Bûg û zava, Guldexûn yani yerel dilde isimleri olan çiçeklerle ilgili çalışmalar yapıyorum. Bunları çini üzerine aktarıyorum. Diyarbakır’da Kulpta yetişen ters lale ya da Hakkâri’de yetişen ters lale gibi; bunlar klasik çinicilerin pek fazla çalışmadıkları konular. Bu motifleri çiniye uygun hale getirmeye çalışıyorum. Stilize ediyorum. Bazı dönemlerde ise Diyarbakır Surların üzerindeki figürleri çalışıyorum. Aslan, boğa figürü, geometrik desenli figürler.

Bazı dönemlerde ise daha çok seramik üzerine, çamur teknikleri üzerine çalışıyorum. Sigrafito dediğimiz kazıma tekniğini de deniyorum.  Çini de tekrar çok önemlidir. Hep tekrar yapılır. Ama ben hem çini hem de seramikçi olduğum için o tekrarı biraz da kırmak istiyorum. Yani hep aynı tabağı çalışmak değil, figürlerde değişiklikler yaparak her tabakta farklı figürler kullanıyorum. Tabak değil de vazoda da aynı farklılıkları deniyorum. Başka objelere çevirip öyle yaptığım çalışmalar da var. Bunu haricinde daha önceden Diyarbakır’da yaşamış bilim insanı, sanatçıların eserlerini de yorumlayıp çalışıyorum. Mitoloji okuyorum ve buradan da yararlanıyorum. Mesela Diyarbakır’da daha önce yaşamış olan Ebû’l İz İsmail İbni Rezzaz El Cezerî aslen Cizreli ama Diyarbakır’da yaşamış; sibernetiğin dehası, ilk robotları yapan, ilk su kaldıraçlarını, ilk su saatlerini yapan mühendis ve onun çalışmalarını çok önemli görüyorum. Bölgenin sanatçılarının yaptığı eskizleri de yorumlayıp kendi sanatıma uyarlamaya çalışıyorum. Çünkü seramik ve çinicilik kâğıt gibi değil. Kâğıt zamanla sararıp solabiliyor, deforme olabiliyor. Seramik öyle değil. Seramik yüzyıllarca kalabiliyor. 1400- 1500’lerde yapılan seramikler hala yepyeni duruyor.  Üzerindeki ince cam tabakası güneşe, sıcağa, soğuğa karşı onu koruduğu için, saraylarda hanlarda, birçok yerlerde kullanılmıştır. Eskiden Osmanlı saraylarında bu kadar tercih edilmesinin bir nedeni de içine yemek konduğu zaman zehirliyse bunu göstermesidir. Eğer yemekte zehir varsa tabak hemen renk değiştirdiği için, padişahları korumak için hep çinili tabaklarda yemek yiyorlarmış. Çiniler aynı zamanda değerli ve kullanışlı bir kullanım malzemesidir.

Çininin bu özelliği nereden geliyor?

Doğal yapısından kaynaklanıyor. Onun için seramik ve çinicilik önemli ve değerli bir meslek.

Çiniciliğe sadece süs eşyası olarak bakılmaması gerekir.

Çini ve seramiğe sadece bir aksesuar olarak bakmamak gerekir. Günlük kullanım malzemesi olarak da kullanılabilir. Geçmiş zamanlarda insanlar kap kaçaklarında bunları kullanıyorlardı. Şimdi biraz daha pahalı olduğu için, bunlar lüks sınıfına giriyor ama daha sağlıklıdır.

Kendi evimde de kullanıyorum. Bulaşık makinesinde de yıkıyorum, hiç şey olmuyor. Tabi içinde kurşunlu sırın kullanılmaması gerekiyor. Çünkü kurşunlu sır; limon ve sirkeyle birleşince reaksiyona geçiyor ve sağlık açısından zararlı olabiliyor.

Sizi Diyarbakır’a çeken ne oldu?

Diyarbakır gerçekten Mezopotamya’nın kalbidir. Burada her renkten, her düşünceden insan bulabiliyorsunuz. Çok renkli, çok kültürlü bir şehirdir. Onun için kendimi Diyarbakır’da daha güçlü var edebileceğimi düşündüm. Entelektüel bir şehir. Sanata değer veren bir şehir. Bu yönüyle beni çok mutlu ediyor. Yaptığım işleri sizler vasıtasıyla birçok insana ulaştırıyorum. Mesela televizyonda beni izleyip, mutfak harçlığından biriktirdiği parayla çiniyi satın alan, Surda yaşayan insanlar biliyorum. Bir sürü bozuk parayla gelip tabak almak isteyenler oldu. Hem kadın olduğum için hem de bu mesleği bu kadar sahiplenen insanlara bunu sevdirdiğim için destek olmak isteyen kadınlarla tanıştım. Bu ancak burada olurdu. Çok güzel bir duygu.

Şu anda bir atölyeniz var mı çalışmalarını nasıl yürütüyorsun?

Atölye açmak bir maliyet gerektiriyor. Üreten bir insanın atölyesinin olmaması çok üzücü bir şeydir. Üretim yaptığım bir yer yok. Bana soruyorlar bunları sen mi yapıyorsun. Evet, ben yapıyorum ama hani nerde yapıyorsun nasıl yapıyorsun. Evimde yapıyorum demek çok üzücü. 

Yaptığınız bu eserlere yurt içi ya da yurt dışı talep oluyor mu?

Evet, yurt içinden yurt dışından talepler oluyor. Diyarbakır’a gelen yerli ve yabancı kafileler ilgi gösteriyor. Diyarbakır’ı anlatan tablolar yapıyorum. Tabaklar, aksesuarlar yapıyorum. 

Nasıl tempoda çalışıyorsun?

Hep diyorlar bu enerjiyi nereden buluyorsun. Gerçekte bu meslek insanı motive ediyor. Uyumadan önce yarın neler yapacağımı planlayıp öyle uyuyorum. Bu beni çok mutlu ediyor. İnsan bir şeyle uğraştığında bir süre sonra sıkılır değimli? Ben hiç sıkılmıyorum. Çünkü yaptıkça daha çok şey öğreniyorum. Aklıma daha çok motif geliyor ve sonsuz desen var. Ömrüm yettikçe bu mesleği devam ettirmek istiyorum.

Dışarıdan daha orijinal, farklı talepler oluyor mu?

mumin-001.jpg

İç dekorasyon işleri de yapıyorum bu arada. Seramik son zamanlarda evlerde, iş yerlerinde, iç dekorasyonda çok kullanılan bir malzeme oldu. Aynalar, tablolar, tabaklar birçok malzeme istiyorlar benden. Bende yeni açılan yerlere dekor olabilecek malzemeler üretiyorum. Kurumlara da Diyarbakır’ı anlatan tablolar yapıyoruz. Matrakçı Nasuh Diyarbakır minyatürü, Diyarbakır’ın bütün tarihi yerlerini anlatan tablolar gibi, Mem û Zîn gibi yerel motifler de yapıyoruz.

Yaptığın projeler oldu mu?

Karacadağ Kalkınma ajansına, Sur Belediyesine sunduğum projeler hep bürokrasi engeline takıldı. Şahıs olarak projeye başvuru yapamıyorsunuz. Bir kurum çatısı altında başvuru yapmak gerekiyor.   Küçük Sodes programlarıyla sadece eğitim verip eve göndermek bence yanlış. Ben artık halk eğitimlerde eğitmenlik yapmıyorum. Bir sürü insan yetiştiriyorum. Halk eğitimde üç ay içinde bu mesleği öğretmemizi istiyorlar bu mümkün değil. Çünkü üç ay içerisinde bir sanat, bir meslek öğretilemez. Hele böyle ince yeteneğe dayalı bir meslek öğretilemez. Sonra bu modüleri öğrettikten sonra hadi sen git başka öğrenci gelsin.

Sadece kültürel tarihi geçmişini anlatıyorum. Öncelikle bu mesleğin kültürel gelişimini anlatıyorum ve bu mesleği Diyarbakır’da niye yaptığımızı anlatıyorum. Bunu bile anlatmak bir ayımı alıyor hemen gelen öğrenciye al tabağı önce öğrenciye bizim bu işi niye burada geliştirmek istediğimizi anlatıyorum ve en az bir ay bununla geçiyor.  İstiyorum ki öğrenci meslek öğrensin. Sadece üç ay eğitim verip, bir sanatı öylesine icra etmekle; okuyarak, eğitimini alarak yapmak apayrı şeylerdir. Sektöre dönüşmeli ama bilinçli bir sektöre dönüşmeli.

Diyarbakır’ın turizm potansiyeli değerlendirilebiliyor mu?

 Birçok Diyarbakır evi var ama hepsi kafe tarzında kullanılıyor. Ama kültürel anlamda bir turist Diyarbakır’a gelip gezebileceği yer yapılmıyor. Ya da kültürel alıveriş yapılsın diye yer yapılmıyor. Kahvaltı yapsın gitsin. Ya da fotoğraf çeksin gitsin. Kurumların çok ciddi bu işe el atması gerekiyor. Birçok şehirde, kasabada kültürel geziler yapılıyor. Bunun için Diyarbakır çok zayıf. Birçok yerde sanat atölyeleri kurulmalı.

Şehirde bir sanat kurulunun oluşmasının kente katkısı nasıl olur?

. Geçen halk eğitimden beni aradılar bir kurul oluşturmak istiyorlar çok hoşuma gitti. Diyarbakır’da el sanatlarının devam ettirilmesi için o sanatçılardan bir grup kurulacak. Şehirde heykel, anıt ya da görülebilir yerde herhangi bir şey yapılacaksa, kurulun onayından geçip yapılmasını istenecekmiş. Bu çok önemli bir şeydir. Her kafasına esen bir şeyler dikmemeli. Bunun için sanatçılarında onayını alarak yapmak daha isabetli olur.

 Diyarbakır’ın bir kültür kenti olabilmesi için; kültür ve sanat eserleriyle de göstermeli diyorsunuz. Bunun kente ciddi bir katkı sağlaması için, bir sektöre dönüştürülmesi gerekmez mi? 

Böyle yapılırsa kentin çehresi değişir. Kente gelen insanların bakış açısı da değişir. Bu kentin değerleriyle yaşayan bir kent olduğunu hissetmesi gerekir. Mesala Paris’i Paris yapan bir Eyfel Kulesi değildir. Bir sançtılar sokağı var. İnsanlara gelip orada sanatçıları izliyorlar. Portrelerini yaptırıyorlar. Farklı kültürel atölyeler var. Kentin kültürünü çok iyi tanıtıyorlar. Diyarbakır da neden böyle olmasın. Mesela neden çömlek atölyeleri olmasın? Diyarbakır usulü çömlekler var, kap kaçaklar var. Çömlek ustaları neden yetiştirilmiyor. Eskiden Diyarbakır’da çinicilik yapılırdı, şu anda doğru dürüst bir çini atölyesi yok. İznik 2004 yılında beş on atölye varken şu an yüz yirmiden fazla atölyesi olan bir yer ve sadece beş bin nüfuslu bir ilçede gerçekleştiriliyor. Şu an,120 den fazla çini atölyesi var. Küçük bir kasaba ama turistlerin ilgisini çekiyor. İlçenin ekonomisini ciddi şekilde büyütüyor. Diyarbakır’da da böyle yapılabilir.

Kurumlar bunun öncülüğünü yapabilir. Ticaret odasından, bazı meslek edindirme kurumlarına kadar buna ön ayak olabilirler. Bu konuda kooperatifler oluşturarak, üretiminden tanıtılmasına kadar, pazarlanmasına kadar ilgilenmesi önemli. Kaliteli ürünler üretmek ve buna pazar alanı oluşturmak da önemlidir.

Yaptığınız iş sanatların ölmemesi açısından önemli. Bunu duyarak ve hissederek yapıyorsunuz. Burada geçmişe dayanan birçok sanat var. Kimi unutulmuş, seramikçilik ve çini çok eski tarihlerden gelen bir sanatsal uğraşıdır. Ama bu devam ettirilmediği için sadece bir hobi olarak kalıyor. Sonuçta burada ölmekte olan bir mesleği yeniden canlandırıyorsunuz. Kent açısından bu tür çalışmaların önemsenmesi gerekiyor.

Mesala birçok insan bana Kapadokya’ya Amerika’ya, Avrupa’ya git, bu mesleği oralarda yap, buralarda niye kalıyorsun diyorlar. Yok İstanbul’a git herkes bir yere gitmemi söylüyor. Oralarda daha fazla para kazanabileceğimi söylediler. Derdim sadece para kazanmak değil. Ben bu kentte yaşayan biriyim ve bu kentte bu kültür yaşatmak isteyen bir sanatçıyım. Her yerde para kazanılabilir. Ama bunu gelecek kuşaklar aktarmak herkesin yapabileceği bir şey değil. Bu yüzden bunu önemli görüyorum. Bu yüzden atölye açsam da açmasam da bu mesleği burada sürdürmek istiyorum. Kendini mesleğine vermiş, bu işi seven bir sanatçı için, manevi değeri parayla ölçülemez.

Gerçek sanatçılar için paranın bir önemi olmuyor ve yaptıkları sanat her şeyin ötesinde oluyor. Genelde de sanatçılar öyle varlık içinde yaşayan insanlar olmuyor.

Burada bu kadar malzeme var ve evimde de bu kadar ve hep bir şeyler daha yapmak umuduyla yapıyorum. Boyalar, yeni sırlar, deneyler yapıyorum. Beni çok heyecanlandırıyor ve yaşamla olan bağımı pekiştiriyor. Bu işi yaptıkça bu konudaki düşüncelerim daha da netleşiyor. Başka bir iş yapmak aklımdan bile geçmiyor. Sürekli daha neler yaparım diye yoğunlaşıyorum. Bu benim için bir yaşam tarzı oldu.

Mardin’de bir arkadaşım buradan sıkıldım, her taraf taş diyor. Ben Mardin’e gittiğim zaman sen Mardin’e geldiğin zaman ben burayı bir kez daha fazla seviyorum diyor. O sokakları her geçtiğimizde duvarları elleyerek geçiyorum. Çünkü o sokaklarda birçok aşk yaşanmış, bir sürü hikâye var. Geçmiş bir ruh var. O sadece bir taş değil benim için, o benim için bir geçmiş. Onun için yaptığım işi de böyle görüyorum. Mesela insanlar gelip diyorlar bu çiçek, çiçek değil diyorum. O lotus. Lotus ölümsüzlüğün sembolü, herkesin eline aldığı bir çiçek değil, sadece soylu insanların eline aldığı bir çiçek. Yaşamı var eden, Nuh’un gemisinden sonraki hayatın ilk sembolü olan çiçektir diyorum. O hayat ağacıdır diyorum.

6dc931e0-53fb-41b8-a930-294cea2a45ff.jpg

Yaşama nasıl bakıyorsan öyle yaşarsın. Ya da yaşamını ona uydurursun.

Rengimle var olduğumu düşünüyorum.  Bu kadar çeşitlilikle var olduğumu düşünüyorum.  Benim için burası, atölyem iç dünyam. Buraya geldiğim zaman kendimi gerçekten var ettiğimi görüyorum. Kendimi çok huzurlu hissediyorum. Öldüğümde bana sorulduğunda bana sen ne yaptın dendiğinde ben bunları yaptım diyeceğim. Sadece yaşadım ve öldüm demek istemiyorum. Yaşayıp ve iz bırakmak istiyorum.

Bu atölyeye gelince ruh halin değişiyor?

Kesinlikle kendi ruhumun yansıdığını düşünüyorum. Her eserime bakınca bir annenin doğurduğu, bakıp büyüttüğü ve topluma faydalı bir insan her bir tabloma baktığım zaman kendimi orada görüyorum. Ona her baktığımda kendimi var ettiğimi düşünüyorum.

Çocuklara yönelik atölyede ders veriyorum. Ortaokul ve liselere eğitim veriyorum. Öğrencilerimin velileri bazen gelip bana ders verirken çok sakinsiniz. Diğer öğretmenlerde çocuklarımıza iyi davranıyorlar ama siz çocuklarımızın ruhunu dinginleştiriyorsunuz bunu nasıl yapıyorsunuz diyorlar. Ben işimi çok severek yapıyorum. Bu mesleğin insanı sakinleştiren bir tarafı var. İnsanın ruhunu dinginleştirdiği, kendisini iyi hissettirdiği bir tarafı var. Bu işte negatif enerjinizi toprağa veriyorsunuz. Topraktan pozitif enerji alıyorsunuz. Dışarıda bir sürü gürültü kavgalar var ama siz seramik yaptığınız zaman başka bir şey düşünmüyorsunuz. Dünyayla olan negatif bağınız kesiliyor. Sadece kendi iç dünyanızda kendinizi var ettiğinizi düşünüyorsunuz.

İnsanlar genellikle hep aynı şeyleri yapıyor. Mesala bankaya ya da bir kuruma gittiğim zaman çok sıkılırım. Çünkü insanların hep aynı yerlere imza atıyorlar, hep aynı kâğıda bakıyorlar. Ama ben o kadar renk görüyorum. Yeni yeni şeyler yapıyorum ki, arkadaşım ne yapıyorsun diyor. Yaptığım o kadar çok şey var ki.

Önünde ne tür hedeflerin var?

İlerde, Ebû’l İz İsmail İbni Rezzaz El Cezerî ile ilgili bir sergi yapmak istiyorum. El Cezerî; gerçekten kıymeti bilinmemiş, çok değerli bir bilim insanı. İcatları var. Günlük alanda da kullanılabilir icatlar. İlk robotu, bilgisayarı, hesap makinesini, Diyarbakır Ulu camideki güneş saatini yapan muciddir. Aynı zamanda Leonardo De Lavinci’ye de ilham olmuş bir bilim insanıdır ve çağın dehasıdır. Bir kez daha doğru karar verdiğimi düşünüyorum. Mesala ilk serumu bulan kişi. Yani o kadar icatları var ki, yaşadığı çağa öncülük yapmış bir bilim insanı. Bunun için El Cezerî ile ilgili bir seramik ve çini sergisi açmayı planladım. Daha büyük bir atölyede bu mesleği çok sayıda insana öğretmek istiyorum. En çok öncelik hedefim bu. Daha büyük bir atölye açmak, şu anda Diyarbakır’da ekonomik anlamda bir sirkülasyon yok. Biraz zamana ihtiyacımız var.

Bu değerli çalışmaların ortasında bize zaman ayırdığın için çok teşekkür ediyorum. Kendi imkân ve olanaklarınızla böyle güzel değerler yaratma çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Bende size ve gazetenize böyle çalışmalara ilgi gösterdiğiniz için teşekkür ediyor, yayın hayatınız başarılar diliyorum. Tigris Haber okuyucularına selamlar.

Bu haber toplam 6860 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.