SUR'UN BU HALİNİ GÖRMEYE DAYANAMIYORUM

SUR'UN BU HALİNİ GÖRMEYE DAYANAMIYORUM

Şeyhmus Diken’le okurlarıyla yeni bir imza ve söyleşi gününde buluşmadan önce Tigris Haber'e konuştu.

Röportaj: Mümin AĞCAKAYA

Gazetemiz yazarlarından Şeyhmus Diken’le okurlarıyla yeni bir imza ve söyleşi gününde buluşmadan önce; kendisiyle Diyarbakır ve imza günlerine katıldığı başka şehirlerdeki izlenimlerini, duygularını siz değerli Tigris Haber okurları adına sorup paylaşmak istedik. Umarız sizlerinde sormak istediklerinize yanıt olur.

Röportaj: Mümin Ağcakaya

*Merhabalar, Tigris Gazetesi olarak sizinle Diyarbakır’daki okuyucularınla buluşmadan önce konuşmak istedik. Daha önceleri birçok kez okurlarınızla buluştunuz. Bu açıdan okurlar size siz de okurlara aşinasınız. Diğer şehirlerde de okurlarınızla buluşuyor, onlarla söyleşiler yapıyorsunuz. Diyarbakır’da tekrardan okurlarınızla buluşmadan önce gazetemiz vasıtasıyla neler söylemek istersiniz?

 

İlkyazımın basında, gazetelerde çıkmasından bu yana 23 yıl, ilk kitabımın çıkmasından bu yana 20 yıllık bir zaman geçti. Bu zaman diliminde çıkan kitap sayısı da yirmiyi buldu. Yirminci kitabım ‘Ahım Var Diyarbakır’ ise birkaç ay önce çıktı. Sizde imza gününe gelmiştiniz. Son kitapla birlikte, hareketlilik biraz daha arttı. Sadece Diyarbakır’da bu Pazar yapacağımız imza günüyle üçüncü imza günü olacak. Diyarbakır dışında çok talep oldu; Bursa, İzmir, İstanbul’da TÜYAP kitap fuarı; Ankara, İstanbul İmge Kitapevlerinde imza günlerine katıldım. En son geçtiğimiz hafta İstanbul MEDYA kitap evinde toplamda yedi, sekiz imza günü yaptım.

Bu imza günlerinde ilgi gayet iyiydi. Çünkü bunun farklı nedenleri var. Kent üzerine yazmak kolay iş değil. Birincisi; o kentte yaşıyor olacaksın. İkincisi; o kentte yaşarken hikâyelerin olacak, hayata dair biriktirdiklerin olacak. Ve bunları bir hafızada biriktirdiklerin olacak. Eksik kaldığın noktalarda kaynak olacak kişilerle de bunları destekleyerek, anlatılanları kaleme dökecek bir kalem gücün olacak. Bütün bunlar bir araya geldiği vakit kente dair edebiyat, yazma meselesi gündemleşir. Benim şansım bunlar benim hafızamda birleşti. Çünkü hayatım hep bu şehirde geçti. Yaşantıyı an be an, gün be gün, gözlemleyebildim. Çünkü kentin bir parçasıydım. İlkokuldan beri çok okuyan biri olarak, bende yazma meselesini gündeme getirdi. Bu güne kadar taşına geldi. Dolayısıyla da ortaya böylesi kitaplar, metinler çıktı. Bu kentte yaşayanlar veya başka şehirlere zorunlu ya da gönüllü gidenler, bu kente ait hikâyeleri birilerinin yazdığını okuma ve arama, geriye dönük olarak tekrar yaşama ile buluştular. Bunu tekrar yaşama katma ve bunu paylaşma ihtiyacı duydular.

  1. metinlerim zaman, mekân ve insan ilişkisi üzerine insanlara bir arka plan sundu. Edebiyatın hayatla buluşma noktasında, anlatı, biyografi noktalarında bir takım hafıza tazeleme metinleri olarak karşılarına çıktı. Onlarla benim buluşmamı sağladı. Bu durum imza günlerinde hayat buluyor. Bu Pazar günü böyle bir hikâyeyi tekrardan, Yayın Ağacında yaşıyor olacağız.

 

*Okuyucularla buluşmanın sizde yarattığı duygusallık nasıl oluyor. Başka şehirlerde farklı kesimlerden okurlarınızla buluşuyorsunuz, nasıl yaklaşım ve değerlendirmelerle karşılaşıyorsunuz, ilginç anekdotlar, aktarmak istediğiniz gözlemler var mı?

 

—Kitaplarımı okuyanlar, toplumun değişik kesimleriyle ilgilisi olan insanlar. Metinlerimi ya da kitaplarımı okuyanlar var. Siyaseti ön plana çıkarmadan, farklı siyasal geleneklerden geliyor olmalarına rağmen kendilerini bu metinlerde bir şekilde bulanlar okuyor. Kitap imzalatıyorlar ya da kafalarındaki cevabını bulamadıkları sorularla ya da katkı açsından ayrıntılar sunmaya, öğrenmeye çalışanlar oluyor. Mesela Bursa’da bir hemşeri örgütünün temsilcisi de gelebiliyor. Yıllar önce buradan gitmiş bir benzin istasyonu çalışanı da, bir lokanta işleten de orada çalışan bir Diyarbakırlı hemşerimde ya da burada birkaç yıl okuyup da şehri terk etmek durumunda olmuş veya hiç burayla bağı olmayan ama yüzünü Diyarbakır’a döndürerek burada ne oluyor ne bitiyor diye merak eden biri de acaba bu “Şeyhmus Diken bize ne anlatacak” gibi bir beklentiyle geliyor. Veya babası veya annesinin memuriyeti dolayısıyla birkaç yıl Diyarbakır’da kaldıktan sonra batı kentlerinde yaşayanlar bu kentte geçen acı tatlı günlerini hafızasında yeniden canlandırmak için geliyorlar. Hatta size yeni malzemeler sunuyorlar. En son İzmir TÜYAP Kitap Fuarına gittiğimde, yaşı yetmişin üzerinde olan, Diyarbakır’dayken Ziya Gökalp Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmış Gülseren Hoca, orada duygusal bir konuşma yaptı. Hasta tedavi oluyor. Bunu hiçe sayarak ve kendini zorlayarak gelmişti. Orada duygusal bir iklim yarattı. Ne kadar heyecanlandığını, edebiyat öğretmeni olduğu için kendisinin alanıyla ilgili ne kadar mutlu olduğunu, hastalığını hiçe sayarak oraya kadar geldiğini anlattı. Bunlar yaşanınca yaptığınız işin doğru bir iş olduğunu, sonuçlarını aldığınızı görüyorsunuz. Bu durum da size bir haz veriyor.

 

*Diyarbakır’ı Türkiye’nin her tarafına taşıyorsunuz. Diyarbakır bir kısmı için bilinmez bir yer, kafasında farklı canlandırdığı bir yer. Siz Diyarbakır’ı hikâyeleriyle birlikte taşıyorsunuz, dolayısıyla oradaki ilgi, merak nasıl oluyor?

 

—Diyarbakır özellikle bin dokuz yüz seksenli yıllardan bu yana baktığımızda çok politik bir kent oldu. Bu yönüyle çok öne çıktı. Bu kadar politikayla çok haşır neşir olan, politik manada bir ‘marka’ haline dönüşen kent için diğer bütün kimlikleri bunun gölgesinde kalır. Bir anlamda ezilir. Diyarbakır gibi beş bin yıllık kesintisiz kent tarihine sahip bir kentin politik kimliğinin dışında başka kimlikleri de vardır. Olması da gerekir. UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras listesine giren kenti çepe çevre kuşatan surların, surların yanı başında kentle beraber var olan; akıp giden Dicle nehri, kentin akciğerleri konumunda olan Hewsel bahçeleri, kent dokusu içine dâhil olan camileri, kiliseleri, hanları, hamamları, çeşmeleridir. Bu kentten söz edince kentin tarihinin çok eskilere dayanan yapısal durumundan bahsedince dünyanın neresinde olursa olsun gidip konuşunca ister istemez aynı heyecanla hikâyelerinizi dinliyorlar. Bu durum dünyanın her tarafı içinde geçerlidir. Sizi dinleyen insanın şehirle ilgili ona dokunan, ona değen bir tarafı vardır. Belleğinde bir iz vardır. Onu sizinle buluşmaya zorluyor. Sizinle bir kez daha an be an o heyecanı bir kez daha yaşamak istiyor. Bu da sizi heyecanlandırıyor, kamçılıyor. Siz de ben doğru iz üzerindeyim sonucuna taşınıyorsunuz. Otuza yakın kavim bu topraklardan gelip geçmiş. Bazal taşında, bir kilisenin bir çeşmenin taşında izleri kalmış. Siz bir anlamda bu izleri de çözüyorsunuz. Hafıza tazeliyorsunuz. Kalan izleri okuyorsunuz. Kendi benliğinizden, belleğinizden, imbiğinizden geçiriyorsunuz. Sonra onu yeniden bugünün mantığı içinde kendinizi de katarak, insanlara bir kez daha anlatıyorsunuz. Bu yeni bir ruh, yeni bir algı, yeni bir heyecan yaratıyor. Yeni bir anlayış yaratıyor. O insanlarda doğal olarak mutlu oluyorlar.

 

*Diyarbakır bölgenin çok eski bir kültür kenti. Doğal olarak her tarafta bir ilgi buluyor. Diyarbakır’da bile birçok hikâye yeni kuşaklar tarafından bilinmiyor. Bu açıdan Diyarbakır’da da ilgi buluyor. Siz ısrarla Diyarbakır’ın sokaklarını, kiliselerini, eski mabet yerlerini işliyorsunuz. Bu anlamda önemli bir görevi yerine getiriyorsunuz. Önümüzdeki süreçte ne tür çalışmalarınız olacak. Diyarbakır’ın hangi bilinmeyen gizemlerini açıklamayı, aydınlığa kavuşturmayı düşünüyorsunuz?

 

—Aslında bir süre sonra ne yazacağınızı kendinizde bilemiyorsunuz. Bu serüven sizi başka mecralara taşıyor. Karşınıza bir söz, bir masal çıkıyor. Onun izinden yürüyerek, onu takip ederek. Sizi başka mecralara, alanlara taşıyor.

 

*Okuyucularla buluşmalarda yönlendirici bir soru, yazmanıza dönük bir talep ortaya çıkıyor mu?

 

—Elbette çıkıyor. Şöyle bir özelliğim var: Bir şeyler yazdıktan sonra, yirmi dakika sonra o yazdığımı unutuyorum. Bir süre sonra, yayınlanıp, okurla buluşunca senin olmaktan çıkıyor. O artık okurun malı oluyor. Çoğu kez hiç tahmin etmediğiniz kadar sorulara neden oluyor. Mesela; siz bir şey yazıp geçiyorsunuz, fakat okur onda, satır aralarında farklı şeyler buluyor. Derinlemesine bir analiz yapıyor. Size gelip siz bunu yazmışsınız ama bunun böyle bir arka planı da var, şurası da var. Benim aileme, benim yakınlarımda, mahallemde veya sokağımda şöyle bir noktası var, şöyle bir eksik taraf kalmış, hiç düşündünüz mü, hiç aklınızdan geçti mi diye soruyor. Sizin bir boşluğunuzu doldurmaya çalışıyor. Tekrar metninize geri dönebiliyorsunuz. Size farklı ipuçları veriyor siz de doğal olarak yeniden metne dönmek zorunda kalıyorsunuz. Metin de o zaman sizi alıp öyle bir yere götürüyor ki; deryayı ummanın içine düşürüyor. Size bir örnek olsun diye söyleyeyim. Geçen yıl 2017’de, Ahmed Arif’in doğumunu 90. Yılıydı. Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının yayınevi Metis, yaşadığı dönemde de şairle tanışıyorsunuz dedi. Yayınevi, bana bir öneri de bulundu: 2017 Ocak ayında Ahmed Arif üzerine bir sunum yapar mısınız dedi. 2017 Ocak ayında Adana TUYAP kitap fuarında bir saatlik bir sunum yaptım. Sonra bu söyleşi diğer TUYAP kitap fuarlarına, başka yerlere taşındı. Beş ayrı mekânda Ahmed Arif üzerine sunum yaptım. Her sunumda daha da zenginleşti. Başka bilgiler ve anekdotlarla pekişti. Küçük bir anlatı kitabı haline geldi. Yayınevi şimdi bunu basmak için üzerinde editoryal çalışma yapıyor. Sunum olarak hazırladığınız bir şey size farklı şeyler yaptırabiliyor.

 

*Şöyle farklı bir şey sormak istiyorum. Mesela siz size nasıl bir sorulmasını isterdiniz? Yani hangi soruya; bu tam da benim istediğim bir soru derdiniz?

 

—Benim kendimle hesaplaşmalarımda yüzleşmelerimde şu an ben bir gel git halindeyim. Bir ikilem yaşıyorum. Bir kente bu kadar kendini aidiyet anlamında bağlı hissedip, yeri geldiği vakitte bu aidiyet bağı ile bağlı olduğun kentten bazen çok uzaklara çekip gitmeyi, düşündüğüm anlar da oluyor. Böyle bir ruh halinin yarattığı dünyayı aslında sorulmasını isterdim. Diyarbakır’ın 2015’inin Temmuz ayında Unesco’nun Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri’nin kültür mirasları listesine alınmasının heyecanı kentte yaşanıyorken, bu heyecanın üzerinden üç- dört ay geçmeden kentin büyük bir felakete kurban gitmesi, hendek ve barikatlar nedeniyle sokağa çıkma yasakları, üç aydan fazla süren fiili savaş halleri kentin bir bölümünün adeta dümdüz bir tarla haline dönüşmesi, benim mahallem, benim eviminde bulunduğu mahalleye gittiğimde bazalt taş evimin yerinde bir boş alan tarla haline dönüştüğünü görmenin ruh hali. Doğduğum mahalle olan Ali Paşa’ya gittiğimde benzer bir kentsel dönüşüm kategorisi içinde bir yıkımın yaşanıyor olmasının; bende yarattığı ruh hali. İnsanın ruhunda kırılmalara yaralanmalara sebep oluyor. Bunun bana sorulmasını ya da sorulmasını düşüneceğim soruya bugün verdiğim cevap aslında bu sorunuza cevaptır.

 

*Şehrin bu şekilde tarihi kültürel yapısının tahrip edilmesinin sizde yaratmış olduğu etki elbette bu sorunları derinlemesine bilmeyen insanlar için daha farklı bir yansımasının olacağı muhakkak. Tarihini yazdığınız yerin yok olması karşısında nasıl bir çağrıda bulunmak istersiniz?

 

—Aslında bu ciddi bir kırım. Hafıza kırımı bir anlamda. Bir yıldır talep olmasına rağmen pek röportaj da vermiyorum. Bazen haftada bir tv’lerden arıyorlar, konuşmak istemiyorum. Çünkü konuşacak bir şey yok dönüp dönüp kendimizi tekrar etme moduna girdik. Düşünün üç yıl öncesine kadar siz o eski kent dokusu içinde yaşıyorsunuz. İşte o mekânlar sizin gözünüzün önünde, sokak sokak dolaştığınızda birçok evde, on yıl önce, yirmi, otuz yıl önce kimlerin yaşadığını biliyorsunuz. Aileleri lakaplarıyla birlikte tanıyorsunuz. Hatta onların sanatları ve uğraş alanları, yaptıkları işlerle birlikte birçok şeyi biliyorsunuz. Bilmediğiniz yüz, yüz elli yıl önceki hikâyeleri de sizden daha yaşlı olanlar anlatıyor. Siz onu geçmişteki hikâyeleri o anlatılanlar üzerinden biliyorsunuz. Yaşadıklarınız ayrı sizden önce yaşanılanları da başkaları size anlatıyor. Hafızanızda bir geri dönüş yaratarak biliyorsunuz. Şimdi üç yıl öncesi capcanlı duran o mekânlar, artık yok. Boş bir hale gelmiş oradaki anlatılanlar yok olmuş. Mekân gitmiş, hikâyenin sahipleri de kaybolmuş. Sanki bu durum üç değil de yüz yıl önce yaşanmış gibi. Sanki siz değil de yüz sene önce başkaları o mekânda yaşamış gibi. Şimdi o anlatının peşine düşmek. Hâlbuki o mekânda üç yıl önce siz yaşıyordunuz. Sizin aktörü olduğunuz hikâyeler. Semaverde çay yapmışsınız veya dut ağacını altında oturmuşsunuz. Dut yemişsiniz veya karpuz kesip yemişsiniz. Veya size birileri bir hikâye anlatmış, siz onu dinlemiş veya yazmışsınız. Bu birkaç yıl içerisinde yaşananlar. Zannediyorsunuz ki, bunları yaşayanlar siz değilsiniz. Yüz sene önce birileri yaşamış. Şimdi size geçmişten hikâyeler olarak anlatılıyor. Siz artık hafızanızda net olmayan flu olan durumları kaleme döküyor gibi olmak insanı gerçekten kırıyor. Kırılgan bir ruh haline itiyor. Bir şehirde yaşayıp da bunar üzerinde metinler yazmak, edebiyat yapmak, insanı hırpalıyor. Şimdi böyle bir hal içindeyim.

 

*Binlerce yıllık geçmişi olan mekânlar ve buna ait hayatlar ve öyküler, bunların yerine yeni mekânların oluşması gelecek kuşaklar bu yapılanmalar üzerinden nasıl öyküler oluşturacak. Arada kopukluklar ve hafıza kaybı olmaması için insanlar kendisini yeniden nasıl yapılandırabilir. Yazarlara, aydınlara nasıl bir görev düşüyor?

 

—Bu soruya şöyle cevap vermek istiyorum. Kent ikili bir karaktere büründü. Son on beş-yirmi yıl içinde asıl kent surlarla çerçevelenmiş, kuşatılmış kentin dışında yeni bir kent oluştu. Çok akıllı binalar yapıldı. Her bir dairenin fiyatı yüz binlerce liranın ettiği korunaklı sitelerin, güvenlikli sitelerin oluştuğu yeni bir kent oluştu. Bir kere bu kent Diyarbakır değil. Çünkü böyle bir yapıyı, modern binaların, akıllı binaların, site yaşantısını hatta villalarla donatılan alanların olduğu yapılaşmalar dünyanın birçok yerinde var. Parayı veren bu mekânlara sahip olabilir. Gök kubbenin altında herhangi bir kentte yaşar gibi yaşıyorsunuz. Ankara, Paris veya Newyork gibi bir kentte yaşıyor gibisiniz. Bu Diyarbakır’ın dışında bir yaşamdır. Çünkü birbirine benzeyen mekânların birbirinden ayırt edici farklı özellikleri yoktur. Öncelikle; bu ayrımı yapmak gerekiyor. İki yıl önce bombaların patladığı; evlerin yıkıldığı, sokağa çıkma yasaklarını olduğu dönemde, burada da, tıpkı batıda olduğu gibi yaşamlar devam ediyordu. Bir cafeye, restorana, lokantaya gittiğimizde yarım saat ötede bir çatışma hali yaşanıyordu. Burası Diyarbakır’ın dışında bir kategoriye koymak gerekiyor.

Birde etrafı surlarla çevrili bir Diyarbakır var. Burada binlerce yıldır akıp gelen mahalleler var sokaklar var. Bu doku tahribatlar, felaket haline rağmen hala devam eden dünya var. Yıkılan mekânlar yerine şimdi yeniden bir yapılaşma var. Hayatın yeniden kurulmaya çalışıldığı bir dünya var. Bugün Sur’dan dünyaya baktığımızda burada kurulmaya çalışılan hayat eskisi gibi olmayacak. Burada tasarlanan daha çok turistik, turizmin hizmetine sokulacağı; eskiyle karışık harmanlanmış bir sunum var. Bu kötü müdür? Belki de değildir. Bizimde geçmişte kafamızdan tasarlanan benzer öğeler taşıyan bir şeydi belki! Ama bunca telefat felaketler yaşanmadan da yapılabilirdi.

 

*Ticarete açılan bir mekân kenti yaşayan insanlarla birlikte düzenlemek ve dizayn etmek daha uygun mu olurdu demek istiyorsunuz?

 

—Biraz öyle, yıkım felaket tahribat, hendek ve barikat gerekçesiyle oluşan gerilimler yaşanmadan da tarihi kültürel miras ekseninde turizmle de ilgili düzenlemeler yapılabilirdi. Bunun için kentin temsili kurumları, atanmışları, STK’lar, kentin kanaat öderleri, şahsiyetleri bir masa etrafında oturup tıpkı çok eskilerde olduğu gibi; kırklar meclisi gibi birlikte karar alınıp sorunlar aşılabilirdi.

Bugün acaba kentin neresinden tutularak yeniden doğrultulabilir. Kalan mekânlarıyla, hikâyeleriyle, insanlarıyla yeniden bir buluşma sağlanarak hayat sürdürebilir. Bütün o kayıplara yıkımlara rağmen elde kalanlarla yeniden bir süreç başlatılabilir.