Yarınlarım vurulur

Yarınlarım vurulur

En son ‘Yasak Nehir’ şiir kitabını okurlarıyla buluşturan yazar, şair Mehmet Güler’le edebiyatı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

A+A-

Lise döneminde şiir yazarak edebiyat dünyasına ilk adımını atar. Okulda yazdığı kompozisyonlar beğenilir. Arkadaşları ve öğretmenleri tarafından yazması konusunda teşvik edilir. Üniversiteyi okuduğu dönemde de yazmaya devam eder. ‘Ölümden Zor Kararlar’ romanı yayınlanır. Kitap hakkında olumlu tepkilerin gelmesi ve okuyucuyla buluşması üzerine yazma konusunda kendisine olan güveni daha da artar. Ardından ‘İntihar Eden Kutsallarım’ romanı, ‘Sessiz Dans’ ismiyle şiir kitabı yayınlanır.

Yazma merakınız ne zaman başladı?

Edebiyata merakım lise yıllarında başlamıştı. Şimdi neler yazdığımı tam olarak hatırlamasam da şiir yazma denemelerim oldu. Üniversite yıllarında küçük denemeler şeklinde yazıyordum. Tam manası ile 1992 yılında cezaevinde öyküler, denemeler şeklinde yazmaya başladım. Bir kısmı kaybolsa da kalanları sonradan yeniden ele aldım. İlk uzun edebi çalışmam ‘Ölümden Zor Kararlar’  romanıdır. Ölümden Zor Kararlar romanımın karakterlerin oluşması 2004 yılında başladı. 2005-2006 yıllarında yazdım. Yayınlanır mı? Yayınlanmaz mı? Kaygılarım vardı. 2007 yılında Belge Yayınları ile görüştüm. Ragıp Zarakolu ile önceden bir tanışıklığımız da vardı. Dosyayı kendisine gönderdim. ‘Bunu yayınlamalıyız, başarılı bir çalışma’ dedi. Daha önce denemeler, öyküler yazmıştım ama bu yazdığım ilk romanımdı. 2008 yılının sonunda yayınlandı. Kitabın basımında da şöyle ilginç bir olay yaşanıyor: Yayınevine kitabı teslim ettikten sonra okuyorlar, editöre teslim ediyorlar. Editör kitap üzerinde bir çalışamadan bir kenara koyuyorlar. Uzun bir süre bekliyor. Sonra yayınlayalım diyorlar. Üzerinde hiçbir editöryal çalışma yapılmadan, kâğıt tasarrufu yapalım diye 170 sayfadan 110 sayfaya indirilerek basılıyor.

 Kitabınız yayınlandıktan sonra basıl tepkiler aldı?

Kitap yayınlandıktan sonra çok olumlu tepkiler aldı ilgi gördü. İlk kitabın bu şekilde tepkiler alması yazmaya olan cesaretimi artırdı. Hemen ardından aynı karakterlerle; ‘İntihar Eden Kutsallarım’  kitabının çalışmalarına başladım. İntihar Eden Kutsallarım üzerine çalışırken; ‘Sessiz Dans’ isimli şiir kitabım yayınlandı.  Bu şiir kitabımın yayınlanması yine Ragıp Zarakolu’nun dayatmasıyla oldu. 2002- 2004 yılları arasında yazdığım şiirler öyle dosyamda duruyordu. Van'da bir imza günü yaptık. Yayınlayacak bir şey var mı? Ne yapıyorsun diye sordu elimde dosyayı görünce alıp okudu. Bunun üzerinde hiçbir şey yapmayalım, bunu böyle yayınlayalım. Bu zaten bir şiir kitabı dedi. Sessiz Dans kitabının da böyle bir öyküsü oldu. Şiir yazmaya devam ettim. Biriken şiirlerimi bu sene ‘Yasak Nehir’ adıyla ikinci şiir kitabı olarak, Belge Yayınlarından çıktı.

İkinci romanınız ‘İntihar Eden Kutsallarım’ nasıl şekillendi? Nasıl bir tarzda yazıyorsunuz?

2009-10 karakterlerin şekillenmesi, 2011'de yazmaya başladığım ikinci romanım; 2012'nin Temmuz'un da yayınlandı.

Romanı farklı tarzlarda yazabilirsiniz O sizin edebi tarzınıza bağlı bir durum. Çok farklı akımların sembolü sayılabilecek, çığır açan, zirvede olan çok roman okudum.

Ben karakterleri oluşturuyorum, klasik tarzda yazıyorum. Karakterler için olayın örgülerini arıyorum, kafamda örüyorum, bitiriyorum. Sonra oturup yazmaya başlıyorum. Yazmaya başladıktan sonra karakterler kendileri olmakta direniyor. Esas karakterleri oluşturmuşsunuz. İçerisinde yan karakterlere ihtiyaç duyuyorsunuz. Bazen hiç ummadığınız bir kesitte ya da yoğunlaşan bir süreçte çok tali plandaki bir karakter kendisi olmakta diretiyor ve gelip ön plana çıkıyor. Siz onu yaşatmak zorunda kalıyorsunuz. Roman boyunca devam ediyorsunuz. İkinci romanım böyle çıktı.

Paylaşmak istediğiniz başka ne tür çalışmalarınız var?

2012-2016 yılları arasında iki dosya üzerinde eş zamanlı çalışmalar yaptım. Arşivim, notlarım, birikimlerim vardı. Bunların üzerinde bir çalışma yapmaya başladım.  Biri portreler biçiminde,  Ortadoğu'da rol model her zaman toplumun yaşam tarzını belirlerken ihtiyaç duyduğu bir pozisyon.  Bireyleşme çok sınırlı, dolayısıyla insanlar çizilmiş bir yoldan gitmeyi daha kolay buluyor ve tercih ediyorlar.  O yüzden, topluma pek çok kulvarda rol model olmuş, insanlar üzerinde yaptığım çalışmalarım, araştırmalarım vardı. Bunları biraz da çok fazla benimsediğim; Stefan Zweig’in portre yazma tarzında bir denemem var. Yaklaşık 7 yıldır öğle olgunlaşmayı bekliyor. Onu tamamlayıp okuyucuyla henüz buluşturamadım.

Yine Ortadoğu'da yaşamın akışını farklı parametrelerde, komedinin gücüne sığınarak anlatmaya çalışıyorum. Bir şeyi karikatürize ederek yaratmak çok da kolay değilmiş.  Başarır mıyım? Çıplak gözle anlatabilir miyim? Böyle bir tereddüt ile yazıyorum. Bunu da tamamlamaya çalışıyorum.

Yazdığınız ilk şiiri hatırlıyor musun?

90'lı yıllarda yazdığım şiirlerimin, öykülerimin tamamına yakını kayboldu. Lise yıllarında yazdığım şiirlerden, şu aklımda kalan; Bir Mum Işığıydı başlıklı bir şiirimdi. Şu an ezberimde yok.

İlkokuldayken ya da daha sonra yazma hayaliniz var mıydı?

Van Erciş’te doğdum. Ama çok küçük yaşlarda ayrıldık.  Lisede edebiyata merakımda gelişmeye başlamıştı. Doğduğum, yaşadığım bu coğrafyayı yazmayı hep hayal etmişimdir.  

Yazmak için teşvik ediliyor muydun?

Lisede arkadaşlarımın hep yazmam yönünde telkinleri oluyordu. Ahmet Karabağ diye bir edebiyat hocamız vardı. Bu hocamda sürekli beni hep teşvik ederdi.

Ortaokul ve lisede edebiyat dersim çok iyiydi.  Hep tam puan alırdım. Hocamız yazdığım kompozisyonları beğenirdi ve sınıfta okuturdu. Öğretmenlerim de teşvik ediyordu. Bu bana cesaret verirdi.

Daha sonraki yıllarda İsmail Beşikçi hocamla tanıştıktan sonra, yazdıklarımın hepsini kendisine verdim okudu.  Hocam; ‘Böyle bir potansiyel var. Hiç de küçümseme. Kalıcılaştır, yazmaya devam et.’  derdi. Teşvik edenlerden biri de Yaşar Kaya oldu. Bana; ‘Yaşamayanlar yazıyor, siz o topraklardan geldiniz. O toprakların dramını, acısını yaşıyorsunuz. Neden yazmıyorsunuz. Kaleminizde iyi yaz.’ dedi.

ikili-001.jpg

Romanın içeriği hakkında kısa bir bilgi verebilir misin?

İlk roman bir savaş ve aşk romanı. Olayın kahramanı Ankara Çukurova Üniversitesi’ni kazanıyor. Sonra yatay geçişle Ankara Üniversitesi’ne geliyor ve apayrı bir çevre ile tanışıyor. Ortam çok politize,  ayrışma, ötekileşme giderek keskinleşiyor. Toplumsal dokunun yırtıldığı, parçalandığı dönemde, kendisini bir arayışın içerisinde buluyor. Yıllardır bir rol model üzerinde, çizilmiş yollarda yürüyen, bir kimlik taşıma ihtiyacı hissederek o toplumsal hareketliliğin ortasına dalıyor. Tabi aşkı var. Aşkı takip ederken böyle bir toplumsal hareketliliğin, bir savaşın ortasında düşüyor. Bir karakter olarak romanın kahramanı Siti; 70'lerin başında doğmuş 80’lerin sonunda hayata atılmış, üniversite okumuş, korkunç bir toplumsal çalkantının, çatışmanın ortasında kalmış, erken yaşta olgunlaşmış, erken yaşta bilinçlenmiş bir kuşağın temsilcisi olarak şekillendi. 12 Eylül'e karşı bir tutumu olan, onun ceremesini çeken, bedelini ödeyen bir insana âşık oluyor. Yani iki kuşağı bu iki karakter üzerinden buluşturmaya çalıştım. Kısacası; romanda iki kuşağın aşkı ve çatışması var diyebilirim.

Bu kitap ile ilgili ne tür tepkiler aldınız?

Bu kitabın yargılanması sebebiyle çok ses getirdi. İçeriği bu kadar hızlı tanıtılmasına imkân verir miydi bilemiyorum.  Kitaba da haksızlık yapmak istemiyorum ama okuyucusuyla buluştu.

Kitabının yayınlandığı dönemde ben Esmer Dergisi’nde köşe yazıyordum. Bir dönem Esmer popüler Kürt’tür diye bir slogan vardı. Bugünkü kadar gelişkin bir sosyal medya yoktu MSN üzerinden yazıyorduk. Belki 20 üniversitede okuyucularım vardı. Yazdığım makalelerden dolayı beni tanıyan öğrenciler vardı. Kitabın ilk okuyucuları ve bana ilk tepkileri ile dönen bu kesim oldu. Hemen Ragıp Zarakolu ile birlikte bir imza turnesi düzenledik. Kitap çok yalın, akıcı ve sinemokrafik olduğu için çok olumlu tepkiler aldım. Hatta film yapmak için girişimde bulunanlar oldu. Bayağı bir senaryo çalışmasına da başlanıldı. Ama öyle yarım kaldı.

Niye bitmedi?

 Prodüktörün yaşadığı bir problemden dolayı, yurt dışına çıktı, öyle kaldı.

Ermenistan'da çeviriyle ilgili bir çalışma yapıldı. Bu çalışma da benim yaşadığım bazı zorluklardan dolayı ilgilenemedim ve bu çevri çalışması yayınlanamadı. Fransa'da da böyle bir çalışma yapılmak istendi. O zaman ‘Aktüel Bakış’ diye internet dergisinde yazıyordum. Kitabı Hasan Deniz Fransa’ya gittiğinde beraberinde kitabı da götürüyor.  Kitabı okurken çalışma arkadaşları bize de anlat diyor. Orada spontane çeviri yapıyor. Bundan hareketle Fransızcaya çevirebilir miyim diye arayışlar oldu. Ama bunlar hep yarım kaldı. Buna da imkânlar, koşullar el vermedi.

Bu maceralı ilk deneyimden sonra sende nasıl bir tepki yarattı?

Evet şöyle özetleyebilirim. Gelen olumlu ve olumsuz tepkiler beni yazma kararımı daha da güçlendirdi. Kitap üzerine basında pek çok yazı yazıldı. Ben bir roman kahramanıymışım diye bir yazı vardı. Bir kadın yazarın yazdığı, Sin’in yerine kendisini koyarak uzunca bir yazı yazmıştı. Evrensel, Bir Gün, Gündem gazetelerinde yayınlanan yazılar oldu. Beni teşvik etti. Eksiklerimi, hatalarımı daha iyi gördüm. Yazarken ürkek, çekingen davrandığım yönlerimi keşfettim. Bir buçuk, iki yıllık bir aradan sonra ikinci romanıma başladım.

Yazarken kurgusunu nasıl yapıyorsun?

İki romanımı da şöyle yazdım: İkisine de dipnot düştüm. Bunlar bir tarih romanı değildir diye. Belli bir zaman kesiti oluşturuyorum. Karakterler ve karakterlerin yaşadığı olaylar kesinlikle kurgu. Şöyle yapıyorum; örneğin ikinci romanım da. Çok sert toplumsal bir olayı anlatmam gerekiyor. Ben elimdeki karakterlerle başlarken romanı onun üzerine kuruyorum. Olayı da karakterize ediyorum. Bunun en iyi ne verebilir. Sonra sohbet ettiğim pek çok edebiyat eleştirmeni bana sinemacı gibi düşünüyorsun dediler. Yani romanın bu tarzı çok rastlanır bir şey değil, sen sinemacı gibi düşünüyorsun. Olayı gerçekten tipleştiriyorsun. O tipik olayın tamamını yansıtsın istiyorsun. Bütün romanda bunu sürdürmek çok çaba harcamayı gerektiriyor. Bir film yaptığını düşün gibi öyle yazıyorum. Bir tarihi  kesitten geçiyorsa zeminin gerçekliğine dokunmuyorum. Sanal bir ülkede sanal bir zamanda gibi bir yaklaşımın olmadı. Her iki romanda da böyle oldu. Romanların kurgu mu gerçek mi diye çok soru ile karşılaştım.

Romanı yazmadan önce bir kurgu kuruyorsun, yani sonu baştan belli. Sonunu bildiğin bir romanı yazarken heyecanını kaybetmiyor musun?

Ayrıntıda o heyecanı yaşıyorum. Ben roman karakterinin büyümesini, onun geçirdiği değişimleri yazarken izliyorum. Ben bana rağmen yürümeye başlayan bir karakter oluşturuyorum ve yazarken onunla birlikte yaşamaya başlıyorum. Tabii romanı bir sinema filmi gibi düşünmüyorum. Başı sonu elbette belli, kurguyu yaparken kesinlikle buradan şuraya ilerleyecek diye kafamda kesin ama o yaşayan bir şey.  Romanda bir dünya yaratıyorsunuz. Kurgularken diyorsunuz ki; bu karakterin şurada şöyle bir olayla karşılaşacak. Oraya geldiğinizde onun vereceği refleksi, siz önceden oluşturduğunuz bir karakter olduğu için bilebilirsiniz. Fakat yaşamın çok katmerli olduğunu, refleksin birden çok frekansının olabileceğini, dolayısıyla canlı bir dünyanın içine giriyorsunuz. Onu yönetiyorsunuz. Bunun da ayrı bir heyecanı, zevki var.

 O zaman siz heyecan ayrıntılarda yaşıyorsunuz?

 Evet, heyecanı daha çok ayrıntılarda yaşıyorum.

O zaman sonuç sizin için o kadar önemli değil?

 Evet değil.

Biraz değişik, alışılmışın ötesinde, klasik yazım tarzı ile pek örtüşmüyor?

Evet.

Roma'nın yazılış sürecinde yolda yürürken bile kafamda roman kahramanları yaşıyor. Kiminle tanışacak, nasıl bir yol alacak. Yol alışı, hayatı sürekli kafamda hareket halindedir. Karamanlar adeta kendimle bütünleşiyor.

Roman karakterlerinin başarısı, zaten sizin başarınız gibi yerleşmeye başlıyor ve yaratmanın hazzına varıyorsunuz.

 İlk iki kitabınızı böyle yazdınız, bundan sonrakileri de aynı biçimde yazmayı düşünüyor musun?

Hayır. Birincisinde yeterince cesur davranmadığımı itiraf ediyorum. Cesur davransaydım bu kitabı bu kadar sadeleştirmezdim. Yani o kadar sadeleştirerek anlatmışım. Bu konuda benim Goethe'nin Genç Werther'in Acıları’nı okuduğumda çok etkilenmiştim. O kadar sade o kadar yalın ki,  gerçeğe o kadar yaklaştırıyor sizi.  Bu romanı yazıp bitirdikten sonra, bu kadar sadeleştirmenin, betimlemeye bile cesaret edememenin nedeni; zaten insanlar biliyorlar, neden anlatayım diye sınırlandırıcı bir kaygım vardı. Mümkün mertebe sadeleştirerek anlatayım diye düşünüyordum. İkinci romanda bunu biraz aştı. Aynı tarzda yazmayı düşünmüyorum. Hatta kalıplarımı yıkmaya çalışıyorum. Bu kadar uzun süre, iki dosyanın elimde kalmasının sebeplerinden biri de budur.

Romanda ne yapacağım, ne kadar eksik kaldığım da ana hatlarıyla kafamda netleşmiş durumdadır.

Şiir yazarken sizi en çok ne etkiliyor?

Şiir böyle bir şey değil Neden o şiiri yazdığımı bilmiyorum. 20 yıldır şiir yazıyorum ama sonuçta öyküler tarzında bir yazmıyorum. Beni etkileyen bir andan hareketle bir şiir oluşturuyorum. Yani bir ölüm haberi duydum. Son kitabımda okuyacağınız ilk şiire baktığınızda, kafamda yer alan bütün dizeler bir biçimde şekillenmeye başladı. Ben şiiri şöyle düşünüyorum; genelde imgesel bir bakışım var. Ruhum biraz çocuk kaldı diye mutluyum. Hayata, olaylara, insan ilişkilere baktığımda imgesel algılayabiliyorum. Hatta bunu ifade ettiğimde çevremdeki insanlar şaşırabiliyor. Apayrı bir şey görebiliyorum. Bu kırılma anlarının hemen şiire dönüşmesine yol açıyor.

Hatta bir şiirimi nasıl yazdığımı söyleyebilirim. Örneğin; ‘Yarınlarım Vurulur’ diye bir şiirim var.

 Diyarbekir gecesi diye başlar, yarınlarım vurulur diye biter. Diyarbakır'dayım gündüz karşılaştığım olaylar var. Hewsel’den araçla yukarı doğru çıktım, pek çok şey anımsadım. Gün içinde yaşadıklarım var. Akşam bir arkadaşıma çaya gittim. Geç saatlere kadar sohbet ettim. Sonra kalktım Dağkapıya geldim. Meyhane müziği sesleri geliyordu. Ben otel odasına çıktım. Bu şiiri gece kaçta bitti bilmiyorum orada yazdım.

 

Bir Diyarbekir gecesi

Hevsel'de dilsiz ağıtlar.

Dağkapı'da sarhoş müzik sesleri

Kırar hüznün aynalarını

Sebepsiz dururum

Sonra yalnızlığımı vururum

Karanlığın hüznüne sarılı sokaklara

Geceler gündüzleri silmekle meşgulken

Kalbim belleğimle savaşır durur.

Mevsim sonbahar da olsa

Acı direnir zamana.

Kent yorulur gün doğanda ciğerlerime vurur

Vurulmuş gençliğim kanar

Her kuçe başında taşlar ağlar

Kayıp hayatlar sarılır boğazıma

Her gün yeniden darağacına çektiğim anılar

En yaralı anımı kollar

Olmayan bir yar yaratırım dünümden

Oysa yarına çıkmaz düşlerim

El ayak çekilir çıkar kendimi ararım

Yarınlarım vurulur.

Zaman ayırdığın için çok teşekkür ediyorum. Yazım hayatınızda başarılar diliyorum.

Bende size teşekkür ediyorum.

Özel Röportaj / Mümin Ağcakaya

 

 

 

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.