1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. Yaşadıklarını mısralara döken şair
Yaşadıklarını mısralara döken şair

Yaşadıklarını mısralara döken şair

Yaşadığı coğrafyanın acısını yüreğinde hissederek mısralara döktüren, şiirlerinin yanında hayat öyküleriyle de okuyanlar üzerinde çarpıcı etkiler bırakan, birçok şiiri bestelenerek başta Ahmet Kaya olmak üzere birçok sanatçı tarafında söylenen Yılmaz Odabaşı ile ilginizi çekecek bir söyleşi gerçekleştirdik.

A+A-

Şair olmasaydınız ne olmak isterdiniz?

‘Çocuklar ve Adresler’ adlı kitabımda, Diyarbakır Eğil ilçesine bağlı Türkçe adı Oyalı Kürtçe adı Talanbiya olan ilkokul birinci sınıf öğrencisiyken; bir çocukluk arkadaşım Mazlum’u tifodan kaybetmiştim. Beni çok sarsmıştı. Hayatımın ilk ölümüydü. O çocuğun ölümünü o kitap da yazdım. O gün, o çocuk öldüğünde, onun gözyaşlarımdan evimin yolunu bulamazken; o gün doktor olmaya karar vermiştim. Şair olmazsam doktor olurdum. Çünkü şiir insanların ruhlarına bir şeyler bahşeder ama tıp doktorluğu hayat ve daha sağlıklı bir organizma bahşeder. Yani; ya insanların ruhuna ya da bedenine hizmet eden işler. Yazmak; galiba vicdanıma daha yakın diyebilirim.

yy-001.jpg

Diyarbakır sizin hayatınızda ayrı bir yeri olduğunu vurguluyorsunuz. Ayrılınca duygulanıyorsunuz, üzerinize hüzünlü bir hava çöküyor.

Çok sarsılıyorum.

Diyarbakır’a gelince neler hissediyorsunuz?

Çok dramatik oluyor.

Gelince yaşadığım o eski bütün travmalar, feodal ailenin katı kuralları, o feodalitenin acımasız hiyerarşisi, çok çaresiz yoksul günlerim. O Bağlarda çekirdek sattığımda kahvecilerin beni kapılara kovduğu o kış günleri. Feodalitenin şiddetine maruz kalıp, dayak yiye yiye ölen, Bağlar Mezarlığında yatan anam dahil. Diyarbakır Askeri Cezaevinde kaybettiğim, siyah beyaz fotoğraflarda kalan arkadaşlarım dahil, bütün anıların, acıların buğusuyla yüzleşiyorum. Anı gibi duran, biraz siluet haline gelen; o geçmiş birden bire bir rasyonalite kazanıyor. Yaşadıklarım sanki dünmüş gibi, bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başlıyor. Diyarbakır’a ne zaman gelsem geceleri uyuyamıyorum. Bu gelişimde o yüzden uyuyabilmek için ilaç aldım. Çok kötü travmalar hatırlıyorum.

Ayrılınca?

Fakat açık söyleyeyim ayrılınca, uçak hareket ettiğinde mutlaka gözlerim buğulanıyor. Her şeye rağmen hani cellâdına aşık bir kurban gibi bu şehirde çok acı çekmiş bir insan olarak; yine de ben bu şehirde yaşamalıydım, ben bu şehre aitim. Ben neden gidiyorum. Ben burada yaşamalı ve ben burada ölmeliydim duygusuyla ayrılıyorum. Yani o ‘Hoşça Kal Diyarbakır’ Kitabımda da yazmıştım. Böyle karşılıksız bir aşk hikâyesi gibi benimkisi. Ne vazgeçebildim, unutabildim ne de Diyarbakır’da; Diyarbakırlı olarak kalabildim. Ne Diyarbakır’a kalabildim. Ne Diyarbakır’ın olabildim. Ne Diyarbakır’dan ayrı kalabildim.

yyyy.jpg

Çocukluktan kalan unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?

Ortaokulda okurken okul çıkışlarında; gelen giden insanları izlerdim. Yolculardan en çok Bismil’e gidenler olurdu. Nedense böyle yataklar, balyalar. Bismil treni gelir giderdi. Hep düşünürdüm; bir gün biri de beni Bismil’e götürür mü diye? Bir gün Diyarbakır’dan çıkabilir miyim diye. Sonra o çocuğun elinden tuttum, onu dünyanın en önemli üniversitelerine, Newyork’a kadar götürdüm. Dicle Üniversitesinde öğrenci olamadım ama dünyanın birçok üniversitesindeki konferanslara konuşmacı olarak gittim. O çocuğun bir gün Bismil’e değil, çok daha uzaklara gideceğini tahayyül edemezdim. O zaman. Orada, o unutulmuş çocuğu alıp dünyayı gezdirdim. Ama Newyork’a da gitsem; aklımın, kalbimin kıyısında her zaman bir Diyarbakır oldu. Hep vardı. Dünyanın bütün şehirleri bir yana, Diyarbakır bir yanadır.

Yurt dışına da gidip geliyorsunuz. Kitaplarınız başka dillere de çevriliyor. Mutlaka çarpıcı bir anınız olmuştur?

Bir gün İrlanda da benim bir kitabımın çevirisi yapılıyordu. Oradaki Türkolog beni aradı. Dedi ki; ‘Biz çeviriyoruz kitap, fakat Türk Dil Kurumu Sözlük var bizde. Bir şiirde geçiyor Diyarbakır. Diyarbakır ne demek? Biz bunun karşılığını bulamadık?’ Çok dehşete düştüm o gün. Diyarbakır benim için bütün anılarımın, acılarımın, hafızamın, hasarlı, travmatik çocukluğumun, ergenliğimin, gençliğimin, örgütlü mücadelemin, hapishanemin, hücremin nemi, rutubeti, gecekondularda yazdığım kitaplar, o acılar, o anılar demek. Bir İrlandalı için Diyarbakır ne demek? Diyarbakır; bir İrlandalı için Spagetti Markası mı? Bulijin Markası mı? Adamlar Türkçe yazdığım her kelimeyi çözmüşler, İrlanda da şiirimi çeviriyorlar İngilizceye, Diyarbakır ne demek bilmiyorlar. Bu bana çok şaşırtıcı gelmişti. Sanki bütün dünyanın Diyarbakır’ı bilmesi gerekiyormuş gibi bir duyguyla telefonu kapattığımda çok şaşırdığımı hiç unutmuyorum.

Şiirlerin çok duygusal, hüzün ve kederli. Dinleyen insanları etkiliyor. Şiirlerinizin çoğu beste yapıldı. Bu alanda da etkiliyor. Bu kadar etkili ve vurgulu yazarken ruh haliniz nasıl oluyor?

Aslında yaşadığım gibi yazdım, yazdığım gibi de yaşadım. Özellikle hüzünlü şeyler yazayım diye çırpınmadım. Ama hayatımızda o kadar çok trajedi var ki, onlar ister istemez şiirde izleklerimizi de belirlediler. Belki İstanbul’da yaşasaydım, belki başka şiir yazardım. Herkes kendince hüviyeti olan bir atmosferde doğar ve o atmosfer üzerinde derin izler bırakır. Biz de buradaki rasyonaliteden gördüklerimizi, hissettiklerimizi, algıladıklarımızı en çok da kederi yazmışız.

Bu topraklar çok hüzünlü. Kuşak olarak da 12 Eylül arkasından faili meçhuller, çok travmatik şeyler gördük. Bunlar bireysel değil, toplumsal anılar. Trajiktir. Bir dönem sokaklarda takır takır insanlar öldürülüyordu. O zamanlar benim için sözün bittiği dönemlerdi. Benim hiç şiir yazmadığım, geri kalan hayatımda hiç yazamayacağımı düşündüğüm zamanlar oldu burada. Büyük bir toplumsal kıyım var. Sözün bittiği yer var. Kan içinde her şey. Sözün hükmünün olmadığını hissettiğim zamanlar oldu. İşte o zaman geriye dönüp baktığımda bana çok sarsıcı şeyler hissettirdiğini. Bazı dizeler var mesela sosyal medyaya da girdiğinde her zaman görüyorsun.

“Boşuna çırpınma gökyüzü

Yurdum kadar ağlayamazsın.”

Bunu söylemek için gerçekten ağlandığına tanık olmak gerekir.

Serbest nazım ve toplumcu şiir akımı günümüz şairlerinde görebiliyor musunuz? Çünkü geçmişte bu akımda yazanlar toplumu bir bütün olarak sarsıyor ve etkiliyordu. Günümüz koşullarında yeni şiir akımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeni bir kültürel iklim var. Artık modernite sınıf çelişkisini sadece proletarya ve onun müttefiki olan köylülerle sınırlayamaz. Toplumcu edebiyat mendil satan çocuğun üşüyen elleri edebiyatı ya da işçi emek edebiyatıyla sınırlı değil. Memuru nereye koyacaksın. İşsizleri, popçuları, rokçuları nereye koyacaksın.

Toplum nereye evriliyor?

Sistemin ötekileştirdiği herkesi yani ateistinden popçuya, şizofrenden nihiliste, rokçudan gayri Müslim toplumun ve sistemin ötekileştirdiği kimliklerle empati kurulmadan, bir zihin toplumunun olacağına inanmıyorum. Türkiye’de toplumcu şiirin asıl damarı 1940 kuşağı dediğimiz kuşaktı. Şiiri bugüne çok kalamadı. Dikkat ederseniz yeni bir dil deneyen; daha soyut daha imge yoğun şiir yazan ikinci Turgut Uyar, Edip Cansever daha revaçta. Daha yaygın okunmaktalar. Ben eğer şu saatten sonra yazdıklarımı tanımlayacak olursam asla toplum gerçekliği kapsamında tanımlamam. Bundan sonra yazacaklarımı ancak eleştirel gerçeklik kapsamında tanımlayabilirim. Çünkü toplum gerçekliği tanımının milenyumda değiştiğini düşünüyorum. İnsanların daha yalnızlaştığı, sınıfsal keskinliğin, çelişkilerin sadece işçi ve emek sömürüsüyle sınırlı olmadığını, toplumsal trajedilerin biçimlerinin değiştiğini, bilişim teknolojisinin bir yaşam kültürü oluşturduğunu yani klasik toplumcu geleneğin artık bugünü karşılamadığını düşünüyorum.

 Sosyal medyada şiir daha kısa. 140 karakterli aforizmalara indirgeniyor. Bu paylaşım furyası şiirde bir kirlilik yaratıyor mu? Bu yeni bir kültürün doğmasına da yol açmıyor mu?

Aslında bu görsel iletişim yani bilişim kültürü ve sosyal medya; insanlığın Homeros’dan Yunus Emreden bu yana taşıdığı büyük sözel kültür; modern dünyada yerini, görsel iletişime, yeni bir dile, üsluba bıraktı. Ve insanın yazıyla, sözle kurduğu gönül bağının, bir kalenin duvarları gibi yavaş yavaş yıkıldığını bugün öne sürebiliriz. Aslında insanlığın sözle ve yazıyla kurduğu gönül bağı artık ciddi biçimde yıkılıyor.

Aslına bakarsanız şiirde giderek bir müze nesnesine dönüşecek. Çünkü insanların algıları dumura uğradı. Modern dünyanın plastik dizaynı, o naylon ilişkileri, naylonlaşmış algıları artık şiiri yeterince özümsemeyecek. Çok uzun yıllar önce Turgut Uyar şöyle bir şey söylemişti; ‘ Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır.’ Ben de şöyle düşünüyorum: “Aslında şiir bitmiştir. Çünkü insan bitti dememize ramak kalmıştır.” Şiirin gündelik hayattan kovulduğu bir döneme girdik.

pp.jpg

Popüler kültür şiirde de kendisini gösteriyor?

Popüler kültür, kitle kültürü, daha çok milliyetçi jargonlar, ümmet edebiyatı; dikkat ediyorum. Şiirimi hiçbir zaman ümmet ya da milliyet olgusundan beslemedim. Hayattan ve insandan besledim. Hayattan ve insandan beslenen şairlerin Türkiye’de gittikçe yalnızlaştığını fark edebiliyor musunuz? Bir yerde argo, 140 karakterli ifadeler, aforizmalar; derin ve duygulu şiirlerin yerini almaya başladı. Bununla yüzleşmemiz lazım. Yeni bir dil yeni bir iklim var. Dile adaptasyon sağlayacağız. Ya da yazıyı bırakacağız. Böyle bir süreçte olduğumuzu düşünüyorum. 

Ekmek edebiyatı yalnız ekmek düşünen adamın edebiyatı olmaz. Çünkü ekmek düşünen adamın büyük ve şiir olan bir hayatı da olmaz. O yüzden mendil satan çocuğun elleri edebiyatı bitmiştir. Bunu toplumcu saymanın güdük kalacağını, eksik kalacağını düşünüyorum. Benim yeni bakış açım bu.

Diyarbakır’a gelmek başka şehirlere gitmeye benzemez diyorsun. Diyarbakır senin için bir kara delik diyebilir miyiz? Hem içine derinliklerine çeken hem de kara deliğin diğer ucundan dışarı atan ama tekrar yörüngesine girip tekrar kara deliğin içinde kaybolmak isteyen iflah olmaz bir Diyarbakır aşığı diyebilir miyiz?

Bir hafıza sorunu var ya. O hafızadır benim için Diyarbakır.  Geçmiştir. Anıların ve acıların buğusudur. İnsan kendini anıların o acıların üzerine inşa edince; o anılara, acılara minnet duyuyor. Bir bina yükselir gider. Bir ağaç dallarıyla çevresine yayılır ama kökleri bir yere aittir. Bir bina kaç kat çıkarsa çıksın ama bir temeli vardır ve bu temel üzerinde yükselir. Ben de öyle bir bina gibiyim.  Temelimin burada olduğunu unutmuyorum.

 Son olarak Diyarbakırlı okuyucularına ne söylemek istersiniz?

Diyarbakır’dan son on yıldır bir vefa bana yansıyor. Düşünce suçlarından dolayı yattığım yıllarda Türkiye’nin her yanından poşetler dolusu mektuplar gelirdi. Diyarbakır’dan bir tek mektup aldığımı hatırlamıyorum. O yüzden Ahmet Kaya’ya söylettim. Sen söyle belki beni anlarlar dedim. Ahmet Kaya; ‘O seni ne çok sevdi, bir bilsen.’  Diye söyledi. Süleyman Nazif’in bir dörtlüğü vardır. Hep söylerim. Derdi ki;

Sağlığında nice ehli hünerin,

Tutam tuz da yoktur aşında

Önce öldürürler onu açlıktan

Türbe yaptırırlar başına da

 

Yine de buna rağmen son on yılda kadir vefa olmuş. Diyarbakır başta olmak üzere pek çok şehirde onurlandırılmış, şanslı şairlerden sayıyorum kendimi. Geçmişte bazı üstatlarımızın, ağabeylerimizin, pasaport yasaklı olması dahil pek çok şeye maruz kalmaları; Ahmed Arif'in Dikmen'den Kızılay’a dolmuş parası bulamadığı günlere tanık olmuş biri olarak, ben yine de sağlığında büyük vefa görmüş olduğuna inanan bir insanım. Diyarbakır’dan artık bana yansıyor. Saygıdeğer, sevgi değer, sevgili hemşerilerim. Var olsunlar. Hep olsunlar.

Bu söyleşi için zaman ayırdığınız için, alçakgönüllülüğünüz için size çok teşekkür ediyoruz. Şiirle kalın.

Ben de size teşekkür ediyorum.

Mümin Ağcakaya / Özel

 

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.