1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. RÖMORKUN ÜZERİNDE TİYATRO!
RÖMORKUN ÜZERİNDE TİYATRO!

RÖMORKUN ÜZERİNDE TİYATRO!

Kendi deyimiyle bir Diyarbakır çocuğu olarak, sanatın ve sanat hayatı üzerine Devlet Tiyatrosunda sahnelenen Mem û Zîn oyunun yazarı Cuma Boynukara ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

A+A-

MÜMİN AĞCAKAYA

Tigris-Haber Oyun yazarı Cuma Boynukara ile sahnelenen son oyunu için bir araya geldik. Gazeteci Vecdi Erbay ile birlikte oyun yazarı Boynukara ile edebiyat, tiyatro hayatı, oyun yazarlığı ve yaşamış olduğu sanat hayatı üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle tiyatro serüveninin nasıl başladığını anlatabilir misin?

Diyarbakırlıyım. Diyarbakır’da doğdum. Oyun yazıyorum. Tiyatroyla tanışmam 1976 ya da 1977 yılında ortaokul son sınıfı olabilir. ‘Alman Ekmeği’ isimli oyun, Ankara’dan Diyarbakır’ın bir ilçesi Ergani’ye turneye gelmişti. O zaman Ergani’deydim. Kışın çok erken hava karardığı için, öğleden sonra okuldan çıktık. Ama tiyatro başlamasına kadar zaman benim çok uzun geçti. Zaman bir türlü geçmiyordu. Sonunda salonun ışıkları yandı. Kadife kırmızı perdeye spotlar düştü. Perde aralandı. ‘Ben niye burada değilim’ dedim kendi kendime. Hikâye böyle başladı. Ondan sonrada bu güne kadar ilerledi.

mumin-2-004.jpg

Oyun nasıldı, seni etkileyen bir oyun muydu?

Tabi. Oyun dün gibi hepsi gözümün önünde.

Oyun yazmaya ondan sonra mı karar verdin?

images-(2).jpg

Önce tiyatro. Ondan sonra 1979’un sonlarında karalamaya başladım. Karalama çabalarım benim için bir şansı da doğurdu. O şans da: Veysel Öngörendi. O zaman Veysel ağbi Diyarbakır’a dönmüştü. Ben yazdığım oyunları Veysel ağbiye götürdüm. Veysel abi gazeteciydi, şairdi, eleştirmendi. Ama tiyatro; kardeşinden ötürü özel bir ilgi alanıydı. Veysel abinin nezdinde hep özel bir yerde tutuldum. 

Teşvikleri seni nasıl etkiledi?

Veysel abinin, teşviklerinden ziyade, var olma sebebimdir. Çünkü benim gayretlerim kuşkusuz olsa da; ne öğrendiysem, ne kadar öğrendiysem, onun beni yönlendirmesi ve beni disipline etmesinin önemli payı vardır. Askerlikten sonra bir eğitim programı için Avrupa’ya çıkacaktım. Çıkamadım. Pasaport sorunu oldu. Sonradan Diyarbakır’da özel tiyatro yapmaya başladım. Özel tiyatro yapmaya başladığım dönem içinde kentte Esma Ocak, Veysel abi beni yalnız bırakmadılar. Ama o dönem içinde de oyun yazma karalamasını yine bırakmadım. Bir şeyler yazıyordum. Sonra bir inat, o da şu; ben diyorum sanatın nabzı üç büyük kentte; Ankara, İstanbul ve İzmir’de atmaz. Diyarbakır’da büyük bir şehirdir. O zaman olağan üstü hal var. Şöyle bir sıkıntı var; yedi insan yan yana yürümesi sakat, sıkıntılı. Ancak sizin oyununuzda on kişiyseniz, provadan sonra üçer üçer yürüyorsunuz.

poster-350x500.jpg

DİYARBAKIRDA DEVLET TİYATROSU KURULDU

12 Eylülden sonra mı?

Tarih 1986-87. Sonra biz yapmak istediğimiz işi şöyle bir şeye dönüştürmek istedik. Biz sadece Diyarbakır’la sınırlı kalmayalım. Yakın nereler var, oralara gidelim dedik ve bundan sonra epey yerlere gittik. 1988’in sonu veya1989’un başları da olabilir. Diyarbakır Devlet tiyatrosu kuruldu. Diyarbakır’ın artık bir tiyatro salonu vardı. O salon İl Özel İdarenindi. Bizlerde Özel İdareden haftanın üç günü yararlanmamız için çok çabaladık. O zaman olur dediler. Ancak salon kirası adı altında söylenen para bizim satacağımız tüm biletlerin parası bir araya gelse onu karşılamıyordu. Karşılamadığı için biz de o zaman Emek sineması dedik. Emek sineması için de bir espri yapmıştık. “Cuma her Cuma buradayız” diye.

Devlet Tiyatroları dört gün oynuyordu. Onların aldığı seyirci 1200 kişiydi. Biz bir gün oynuyorduk. Bizim aldığımız seyirci 1626 kişiydi.

Sizin grubun adı neydi?

Diyarbakır Sanat Tiyatrosuydu. Sonraki 90’lı yıllarda Turgut Bey Diyarbakır Belediye Başkanı olunca, kentte bir şehir tiyatrosu kuruldu. Sınavlar yapıldı. Bizler o zaman sınava girmedik. Zaten girmemde doğru olmazdı. Onlardan bir teklif geldi. Teklif geldikten sonra, Diyarbakır Sanat Tiyatrosunu fes ettim. Oyuncu arkadaşlarımızın bir kısmıyla birlikte Diyarbakır Büyük Şehir Belediye Tiyatrosunda oyunlarımızı sergilemeye başladık. Bir dönem sürdü.

Burada oyuncu muydun, oyun yazarı mıydın, oyun mu yönetiyordun?

Ben oyun yönetiyordum. Oynuyordum. Hem oynuyordum hem yönetiyordum. Belediye tiyatrosundayken iki oyunda oynadım. Ondan sonra orada hep oyunlar yönettim. O dönemler içerisinde 1991’den itibaren Türkiyede oyun yazarı olarak adım duyulmaya başladı.

Önce de oyun yazıyordun?

Şehir tiyatrosundan öncede oyun yazıyordum. Ama 91’den sonra yazdığım oyunlarla açılmaya başladım. Salihlide bir oyun yazma yarışması oldu. Arkasında Kültür Bakanlığının bir tiyatro ödülü vardı. Bana ciddi bir para vermişlerdi. Talihsizlikler sonradan üst üste geldi. Seçimleri boykotu yaşandı. Refah Partisi Diyarbakır’da Büyükşehir Belediye Başkanlığını aldı.

Seçimlerden önce, Diyarbakır’da Türkiye’deki dördüncü ödenekli Tiyatro Okulu kurulmuştu. Diyarbakır Belediyesi Şehir Tiyatrosu 657 yasanın 5441. Bendine göre oluşan sözleşmeli çalışan mahalli idareler genel müdürlüğü, içişleri bakanlığı onaylı şehir tiyatrolarının kadroları maliyeden tescillendi. Bu durum, Turgut Atalay zamanında oldu. Daha sonraki seçimler döneminde Büyük Şehir ana kentten yavru belediyeler çıktı. O dönem içerisinde Diyarbakır seçimlerde oy kullanmadılar. Kullanılmayan ve çok az bir oyla seçimler yapıldı. Ahmet Bilgi Diyarbakır’da Büyük Şehir Belediye Başkanı oldu.

TİYATRO GRUBU DAĞITILITOR

 O ayrıştırma içerisinde Şehir tiyatrosu kâğıt üzerinde parçalandı. Koromuzda vardı. Parçalandı. Parçalandıktan sonra bir kısım arkadaşlarımız Sur Belediyesine, bir kısmı Yenişehir Belediyesine gitti. Büyükşehirde kalanlar oldu. Kayapınar’a gidenler oldu. Garip bir şey ortaya çıktı. Bir tabela var ama yapılacak bir iş kalmadı. O dönemde Mem û Zîn yazıldı.

Oyuncu arkadaşlarımızdan bir kısmını zabıta yaptılar. Bir kısmını sekreter yaptılar, bir kısmını temizliğe verdiler. Kenti yönetmeye gelen, talip olanlar; kentin genel iç dinamizmini zorlayarak var olan bir şeyi dağıttılar, lağvettiler, parçaladılar.

Gerekçeleri var mıydı?

 Yok, gerekçesiz parçaladılar.

Bize şunu dediler; ‘Selahattin Eyyubi’nin hayatını yapın’. Moliere oynamayın. Şekspir olmasın şu olmasın, Malcolm X olsun. Ben de o dönem içinde onlara Ahmedi Xani, Mem u Zin olsun dedim. Olsun dediler. Çevrileri getirdik. Baktık. Bura da oyun ne olabilir diye. Bu nasıl bir tiyatroda zenginleşebilir. Bir de buna öyle hummalı bir çalışma başladı. Biz Mem û Zîn’i yaptık. O şehir tiyatrosunun son oyunuydu. Oyunun sancılı, sıkıntılı dönemleri oldu. Sıkıntılı evreleri oldu. Bundan sonra İstanbul maceraları başladı.

TİYATRO HAYATI İSTANBULDA DEVAM EDİYOR

Grup dağıldıktan sonra mı İstanbul’a gittin?

Gurup dağılınca? İlk önce benim işime son verdiler. Cemal bey işime son verdi.

Bundan sonra İstanbul’a gittiniz?

Yaşamımı orada idame ettirdim. Orada da oyunlarımı yazdım. Oyun yazma yarışmaları düzenledim. Oyunlarım oynandı. Çalıştım. Öyle hayat ilerledi.

İstanbul’da hangi tiyatro grubuyla çalıştın?

Bakırköy belediyesi tiyatro gurubuyla çalıştım. Daha sonra Kadıköy belediyesinde kültür merkezlerinde idarecilik yaptım. O salonlara da ciddi emeğim oldu. Salon sahibi oldum Kadıköy’de. O zamanın koşullarına göre salon sahibi oldum. Yeni salon ihtiyacı oldu. Kadıköy Belediyesi yeni salonların temelini attı. Oyun yazarlığı serüvenimiz böyle devam etti. Burada başlayan tiyatro serüvenimiz böylece İstanbul’da devam etti.

Diğer oyunları İstanbul’dayken mi yazdınız?

Burada da epey oyun yazdım. Orada da devam etti.

İlk oyunun hangisiydi?

Aladağlı Mıho benim yönettiğim oyundu. Diyarbakır Sanat Tiyatrosunda ona yakın oyun sahneye koydum. Bunlarla da bütün bölgeyi gezdim.

BÖLGEDEKİ TİYATRO SERGİLEME MACERALARI

Nusaybin’de bir sinema vardı. Kapalıydı o zaman. Bizim vesilemizle açtılar. Elektrik falan da yoktu o sinemanın. Dışarıdan kabloyla elektrik aldık oraya. O zaman büyük bir olaydı. İnsanların üzerine sinen bir karabasan vardı. Bizim her tarafa gitmemiz adeta ilk soluk oldu. Diyarbakır’dan gidiyorsun. Benim Nusaybin’e Diyarbakır’dan gidiyor olmam, Nusaybin için çok önemliydi. Kızıltepe’ye gidiyorsun. Mardin’e gidiyorsun, Derik, Viranşehir, Urfa, Siverek’e gidiyorsun. De babam de.

Nasıl karşılanıyordun?

Galiba biraz şeytan tüyü vardı, seviyorlardı bizi.

O dönem teknik şeylerde yoktu? Belediyelerde bir sürü salonlar hazırladılar. O zaman salonlarda yoktu. Bunların ne işi var denmiyor muydu?

Bismil’de salon yok iki traktör römorku bulduk. Dört tekerlekli römorklar vardır, o römorkları yan yana getirerek, önlerini açtık. Tekerleklerin havalarını indirerek eşitledik. Orada oynadık.

Siirt’te salon yok. Yazlık sinema var ama oraya da aşağıdaki lokantadan masaları taşıdık, onun üzerine suntaları koyduk, orada sahne yaptık ve oyunumuzu oynadık. Bunları yapmak zorundaydık. Böyle maceralıydı.

Baskıda vardı?

Olmaz mı? Bir şey başladı mı öyle gidiyor. Sana bir şey söyleyeyim; kovulmalar, durdurulmalar, engellenmeler, kovulmalar. Hakaret edilmeler; bunlar olmazsa zaten sıkıntı var demektir.

O şehir tiyatrosunda üç dört yıl rahat ettik. 

Diyarbakır’da tiyatronun dağıtılması oyuncuların başka başka işlere verilmesi, Diyarbakır’ın talihsizliği, bundan önceki yönetimin de ağır bir açmazıdır. Çünkü burada çalışan oyuncu arkadaşların sayısını toplasan 15 kişi değildir. 15’in özlük haklarını 15 sene içinde bir türlü disipline edip bir türlü çalışma koşullarını oturtamadılar.

Ergani’den buraya gelişin nasıl oldu?

Geçimimizi sağlayamıyorduk. Ben üç yaşındayken babam ölmüştü. Sigara satıyor, yağlı boyacılık yapıyordum. Bir yandan liseye gidiyordum.

İlk yazdığın oyun?

 İlk yazdığım oyun Muhtaro. Ama ondan önce yazdığım bir oyun Çocukluk dönemim karalamalarım vardır. 5-6 tane onlar hala evde durur. Onların arasında Veysel ağbinin çok sevdiği işler vardır. Biraz zamana ve yaşa ihtiyacım var. Belki üç beş sene sonra karıştırırım. Muhtaro ondan sonra Günaydınlara Uyanmak, sonra Çok Geç Olmadan, Mem û Zîn,  Onun Saltanatı, Ateşle Gelen böyle devam ediyor.

MEM Û ZÎN’İN SAHNELENMESİ

Mem û Zîn i nasıl hazırladın?

95’in Mart ayında sahnelendi. Tiyatro dili yaşayan bir dildir. Gündelik dildir. Konuşma dilimizdir. Bir destan, şiirsel bir dildir. Oraya taşırken o da bize sıkıntı yarattı. Tehlikesi şuydu. Herkesin bir Mem û Zîn’i var. Bir erkekle sohbet edersen kendisini Mem’le özdeşleştirir, bir kadınla sohbet edersen kendisini Zîn’le. Aslında özdeşleşmeden ziyade insanlar seninle sohbet ettiği zaman insanlar kendi aşkının erişilmezliğiyle olayı örtüştürmeye çalışıyor. Böyle olunca beğeni durumu çok tehlikeli bir hal alır. Çok çok tehlikeli bir hal alır. Senin Leyla’n sanadır, benimki banadıra dönüşür.

Mem û Zîn’in kavuşmaması bir zorunluluk muydu?

Süren bir kavga içerisinde kavuşmaması bir zorunluluktu.

Ahmedê Xani bunu yazarken bunların kavuşmaması üzerine şekillendirdiği bu destan hangi zorunluluklardan kaynaklandı?

İki şeyi birbirinden ayıralım. Birincisi Ahmedi Xani’nin bir destanıdır. Biz destanı irdelerken, incelerken o destana sadık kalmak değil, bir de o destanın bir evveliyatı vardır. Memê Alan vardır. Memê Alandan Mem û Zin çıktığı zaman. Memê Alan neydi? Ona biraz bakmak gerekir. Ağrıdaki bir aşiretin Memê Alanı ayrıydı, Kızıltepe’deki bir aşiretin Memê Alanı ayrıydı. Ama sonuç da bir Memê Alandı. Üç aşağı beş aşağı çektikleri ızdırap, anlatılan tema aynıydı. Ahmedê Xani ise bence yapılan en akıllıca iştir. O dönem içinde yapılan en akıllıca iş; sadece bölgede değil, çizilmemiş sınırların ötesinde bile, çok rahat kabul görebilecek; alt yapısı sağlam ve bütün o söylemleri bir form altında toplayıp, ulaşım ve dönüşüm hızı, gücü olan bir Mem û Zîn esprisini ortaya koymuştur.

images-(1).jpg

Bölgesel öyküleri tek çatı altında bütünleştirerek bir bütün oluşturdu?

Bu önemli bir şeydir. Bunu yaparken, başka bir avantajı şudur: O söylencelerin bir bütünselliği söz konusu. Ağrıdaki bir insanın Kızıltepe’deki insanın bir insana seslenişindeki hikâye aynı temaya kavuşur. Kuşkusuz o yazıldığı dönem içerisinde de Ağrıdaki bir Mem i Alanı olan aşiretin buna tepkisi olmuştur. Kızıltepe’de olanınkinin de olmuştur. O demiştir sen benimkini iyi anlatmamışsın. Öbürü de aynısını söylemiştir. Özü budur.

Ahmedê Xani’ni edebi gücünü görüyoruz burada?

Edebi gücü reddedilmez. Tabiki bunun yanında, bu edebi gücü başka bir işlevi de yerine getiriyor. Aşiretlerin kendi söylencelerini tek bir çatı altında toparlıyor. Bu çok ağır bir iştir.

Mele Zin aşkı gerçekte nasıl bir aşktır? Bunu sadece Memle Zîn’in aşkı olarak mı anlamak gerekir? Yoksa bunu daha evrensel bir aşk olarak mı değerlendirmek gerekir?

 Bütün aşklar evrenseldir. Aşkın yeri yoktur.

Bütün hikâyeleri bütünleştirerek bütünlüklü bir destan oluşturuyor?

Siz Romeo ve Julyeti okuduğunuz zaman, oynadığınız zaman bunu evrensel algılıyorsunuz, Şekspir, Nazımın yazdığı Ferhat ile Şirin o da bir aşk. Mem û Zin de bir aşk. Bütün aşklar aynıdır.

 Burada bu aşkı daha derinlikli algılamak gerekiyor?

Bu hepsi için gereklidir.

Toplumsal sorunlarla da içi içe geçerek ortaya çıkan bir aşk, güçlü bir edebiyat olarak da ortaya çıkıyor?

Burada dikkat çekeceğimiz şey. Beyler, aşiretler arasında beylikler arasında kabul gören saygı uyandıran bir aşkı yönetim, iktidar dışladığı zaman; o aşkın örgütlenip toplumsal bir muhalefete dönüşmesi söz konusu. Bu da iktidarı dikkat buyurtup, bütün dikkatleri buraya çekip, buna otur bir bak demesidir. Oyunumuzun tematik olarak anlatmak istediği budur.

 Bekolar hep olacak mı?

Beko’lar her evde, çalıştığın iş yerinde de, arkadaşlık ilişkinde de, gündelik ilişkinde de var. Sadece bizim toplumumuza özgü bir şey değil. Bu ABD’de var. Rusya’da da var. İngiltere’de de, her tarafta vardır. Beko’nun durumu olmasaydı belki de onların durumu o kadar güçlenmezdi. Beko belki o durumu kamçıladı bu duruma getirdi. Bir Beko gerekiyordu.                                                                                                                                                                                                                                    Kahramanın karşısındaki rakibi ne kadar büyük olursa; kahramanı da o kadar büyük oluyor. Memle Zîn kavuşacağı  romanı yazılır mı?

Umut her zaman olur. Roman yazmak; romancıların işidir. Bir şeyi unutmamakta yarar var. Bir iş yapılır. Bir iş yapmak kolay, roman da yazılır, film de çekilir, oyun da yazılır. Hepsi yapılabilir. Ne Mem û Zîn, Ahmedê Xani’nin tekelindedir. Ne de Memê Alan Ağrı Beyinin tekelindedir. Konu kimsenin tekelinde değildir.  Mem û Zîn’in tematik yapısına baktığımız zaman. Şimdi elli tane Leyla ile Mecnun yazılmıştır. On tane Ferhat ile Şirin yazılmıştır.

Mem’le Zîn ne zaman kavuşacak derken; bir aşkın örgütlenip toplumsal muhalefete dönüşüp kabul görmesi, iktidarla karşı karşıya gelmesi, sohbete oturması bu kaçınılmaz bir şey. Bütün dünyada böyledir.

ŞEHRE KÜSKÜN

Buradan ayrıldıktan sonra bir daha gelmedin?

Ben bu şehrin çocuğuyum. Ben bu şehirde belediyede idarecilik yapan, bu kentte beş tane oyun seyredilmişse üç tanesi benimdir. Davette beklemedim. İnsan kendi evine davet edilir mi, edilmez. Ancak şunu arzulardım. ‘Biz neresinden başlayalım’ denmesini arzulardım. Beni niye davet ediyorsun, burası senin olduğu kadar benim de yerim. Sen kendi işini yapıyorsun, biz bu işin neresindeyiz, sen ne dersen böyle bir şey gelmediği zaman, kapılar duvar olduğu zaman, benim yapabileceğim bir şey kalmıyordu ki. Konuşmak istemezsen ben ne konuşabilirim. Ben kentin adamıyım. Bir kere sen bunun sevincini yaşamalısın. Bu 35 sene içerisinde kentinden çıkmış gitmiş oyun yazmış, oyunları kabul görmüş, oyunları başka dillere çevrilmiş, ülkelerde sergilenmiş, kabul görmüş, bu senin parçan zaten, kentin parçası. Bu benim içinde geçerli. Şair ağbimiz içinde geçerli, romancı ağbimiz içinde geçerli.

Şöyle bir şey var, Diyarbakırlılar Diyarbakır’a çok düşkünler. Herkes kendi şehrine düşkündür ama Diyarbakırlılar biraz fazla düşkün. Abartıyor gibi de geliyor bana?

Çok fazla sevmek öldürür.

Sende var mı öyle bir duygu?

Hayır. Benimki kötü bir küskünlüktür de. Şimdi sen aynı dili konuştuğun insanla tartışırsın, oturup kavga edersin. Bir şeyler söylersin. Ben kendi işimi yapıyorum. Sen kendi işini yapıyorsun. Sen gazetecilik yapıyorsun. Bende kendi işimi yapıyorum. Öbürü de doktor. Öbürücü de boyacı. Hepsini aynı adam yapamaz ki. Bence bir kenti sevmekse, bir şeyi sevmekse, biraz buna bakmak gerekir.

Ne yaptın kaç yıl sonra geldin?

Şöyle gelip gitmelerim oldu. Beş sene önce Devlet Tiyatrosunda bir oyunum vardı. onun prömiyerine geldim, bir gece kaldım döndüm. Bu gelişimde üç gün kaldım.

Onları saymıyoruz o zaman?

Onun dışında gelmedim. İşte geldim annemin babamın mezarına geldim gittim.

Ne hissettin?

Yabancı hissettim. Karton bir şehir hissettim. 

Sen hep bu Sur içinde kaldın galiba, öbür tarafları gördün mü?

O tür yerler Frankfurt’ta da var. Selanik’te Yunanistan’da var. İstanbul’da var. Bir binada oturursun, bakarsın binanın kapısının önünde, duvarı üzerine bir çift ayakkabı konmuş, 15 numaradaki bir adam ölmüş. Sadece 15 numaradaki bir adam ölmüş olarak bilirsin. 15 numaranın hikâyesi nedir bilmezsin. Sen hikâyelerini yok ediyorsun. Şimdi Diyarbakır’da yürüdüm. Büyüdüğüm mahalleye gittim. Uzun zaman oturduğum eve gittim baktım. Böyle bir durdum. Kızımın doğduğu zamanki eve gittim baktım. Nişan yaptığım düğün yaptığım eve gittim baktım. Gittim dışarıdan baktım. Anılara gittim öyle.

Şunu merak ediyorum neler hissettin?

Biraz yüzleştim kendimle, iyi oldu benim için. Bir şeyi çok büyütüyordum kafamda. Çünkü Diyarbakır’da ben tiyatro yaptığım zaman; o heyecan çok yoğundu bende. Ben bu akşam bir oyun yapmışsam, illaki bunu herkes duymalı, bir şekilde insanlar gelmeli, bir şekilde insanlara ulaşmalıyız, bir şekilde getirmeliyiz. Bu heyecan şimdi yok. Beş yıl önce oyunuma geldiğim zaman da yoktu. Öncelikler değişmiş; belki birden fazla televizyon kanalının olması, telefonların olması, bilgisayarın olması insanların heyecan alanlarını daha farklı yönlere kaydırmış olabilir. Diyarbakır olduğunda herkes bir şey söylüyor; ama benim kafamdaki Diyarbakır değildi.

Mem û zîn’in izlemek için gelen seyirci kalabalıktı. Amed Şehir Tiyatrosu hiç boş geçmiyor. Küçük salon olmasına rağmen seyirci toplayabiliyor.   Burada bir kültür sanat damarı var.

Rumuz Goncagül Oyununu yaptığım zaman, bütün seyirci sayımız 15-20 gün oynadık halk eğitim merkezinde 250 kişiydi. Sene 86- 1987 de ben 72. Koğuşu yaptığım zaman sayı 3600 kişiydi. Arkasından Şahları Da Vururlar oyununu yaptık. O galiba 8-10 bini bulmuştu. Aladağlı Mıho bu rakamı çok çok yukarı çekti. Para anlamında değil, gelen seyretti tabi. Ama ilgi göstermesi önemliydi.

Akşam salon ful doluydu. Diyarbakır’da ilgi var salonlar boş kalmıyor.

Diyarbakır’da Devlet Tiyatrosunun kurulması; Diyarbakır için çok büyük bir şanstır. Ben tiyatro yaptığım yıllarda millet salonda çiklet çiğniyordu. Gazoz içiyordu. Devlet tiyatroları açıldığı zaman bizim seyircimiz hemen disipline oldu. Bu çok önemli bir şeydi.

Şimdi fotoğraf bile çektirmiyorlar.

Ne güzel disipline oldu. Kentimiz için güzel bir şey. Geçen yıl biletli seyirci 130 bin. Biz bu yıl bu oyunla 200 bini hedefliyoruz. Bende kolay gelsin çocuklar dedim.

Şimdi ne yapıyorsun?

Oyun yazıyorum.

Belediyelerle devlet tiyatrolarıyla bağın var mı?

Bağım yok. Telif sözleşmesi yapıyor. Oyunları oynuyorlar. Bağımız budur. Özel tiyatrolar için de aynı şeyler geçerli.

TİYATRODA KIZ OYUNCU BULAMIYORDUK

Kültür müdürlüğünde çalışmak gibi bir durum yok.

 Bitti artık o işler. Meşakkatli bir yoldu. 34 sene geçti. Başarmaksa, taktir etmek gerekirse kendimi taktir ediyorum. Bir şeyi başardım. Sokaklara afiş asıyordum. Afişlerimin altında oturup çay içebiliyorum. Bu kadar basit. Çünkü kentte bir kız oyuncu bulamıyordum tiyatroya. Üniversitelerin açılmasını bekliyorduk. Şimdi benim arkadaşlarım kızlardan biri gitsin tiyatro okusun diyor. Bu çok önemli bir şeydir.

Şimdi öyle bir şey kalmadı.

Bu önemli bir şeydir.

Mem û Zîne bir daha müdahale etme şansınız oldu mu?

Yok olmadı. Şimdi çok batan bir şey yok.

Mem û Zîn için o kadar zamandan sonra Diyarbakır’da sahnelenmesi senin için nasıl bir duygu?

Benim için çok özel bir şeydir. Diyarbakır’da Mem û Zîn’in Devlet Tiyatrosunda oynanıyor olması benim için çok özel bir durumdur.  Güzel oynanıyor. Masum oynamışlar.

Oyunu güzel oynadılar. Seyredenlerden birçok insanın duygulandığını gördüm. Sahne dekoru da güzeldi.

Ben bakan ağlatmışım, Diyarbakır’lı ağlatmışım çok mu?

Diğer oyunlarında Ölüm Uykudaydı. Diğeri de Bepar ( Yoksun) Birinde Afrika burada özgürleşme, ayrımcılık ve sosyal sorunlar, siyasal sorunlar ve bunun üzerine aydınlara adanan rolü, önemine dikkat çekiyorsun. Ölüm Uykusunda da Latin Amerika’da dört aydının cezaevi koşullarında başından geçenleri ve buna karşı ölüm orucunu işliyorsun. Niye Afrika ve Latin Amerika, daha bölgeden bir ülke seçmediniz. Bu tercihi neden yaptınız?

2000’li yıllarda Türkiyede F tipi Cezaevleri hikâyesi vardı. Ben kalkıp Diyarbakır cezaevini yazıyor olsaydım, seyirciyle buluşma şansı sıfırdı. O haliyle yirmiden fazla dava açıldı. Yoksun oyunu o bir vicdan sorgulamasıdır. Bir fotoğrafçının hikâyesidir. Jimmy Carter bir fotoğraf çeker, çektikten iki ay sonra da, 23 yaşında intihar eder. Sudandaki bir kız çocuğunun gıda merkezine yürürken bir akbabanın başına tünediği resimdir. Bu özel bir şeydi. Vicdani bir şeydir. Yoksun bir tez kitabıdır. Ölüm uykudaydı bir tez kitabıdır. 

Tiyatro oyunlarında konuları seçerken ne tür konular daha fazla bilincine çarpıyor?

Bütün hepsi benim hikâyemdir.

                                                                                                              Bu sıkışık zamanda bize vakit ayırdığın için sana çok teşekkür ediyorum. Ağzına ve yüreğine sağlık. Başarıların daim olsun.

Bende size çok teşekkür ediyorum. Vaktimiz olsaydı her oyun üzerine daha detaylı sohbet ederdik. 

 

 

Bu haber toplam 7144 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.