1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. "Edebiyat bir duygular sahnesidir"
"Edebiyat bir duygular sahnesidir"

"Edebiyat bir duygular sahnesidir"

“Dostlarımız yaptıklarımızı hep beğenir. Bu bir zorluktur, çünkü insan dostları yüzünden gerçek durumunu tam olarak anlayamayabilir. Yazanlar için en iyi dost, nesnel eleştiri yapabilen kişidir.”

A+A-

MÜMİN AĞÇAKAYA RÖPORTAJI

Tigris Haber- Yazar Gürsel Korat’la; Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri için geldiği Diyarbakır’da, Yayın Ağacı Kitap evinde okuyucularıyla bir imza gününde buluştu. Bizde Tigris Haber Gazetesi olarak bir söyleşi gerçekleştirdik bir de imza günü yaptık. 

Gürsel Korat’ın 1998’de yayımlanan ve 12 Eylül cezaevleriyle paralel olarak 1968’lilerin öykülerini de anlatan dönem romanı Ay Şarkısı, Yapı Kredi yayınlarından çıktı.


Gürsel Korat’ın Kapadokya coğrafyasıyla ilgili olarak yazdığı tarihsel romanları ve bunun dışında kalan romanları yıllardır ilgiyle izleniyor çünkü yazar tez öne sürmekten çok resmi tarihin dışında kalan, bugüne kadar hiç üzerine gidilmemiş konuların kapağını kaldırıyor: Zaman Yeli, Güvercine Ağıt ve Kalenderiye Kapadokya coğrafyasındaki kadim tarihin izini süren romanlar. Yine Doğdu Tanyıldızı eşcinsel bir dervişin hikâyesidir. Rüya Körü’nde Bizans İstanbul’u sahneye çıkar, oradan Selçukluya bakılır. Unutkan Ayna ise Nevşehir’de 1915 kırımındaki Ermenilerin hikâyesidir.
Ay Şarkısı, 1968 ve 1978 kuşağını birlikte anlatan bir roman. Cezaevinde tek tip giysiye karşı çıkan ve bu konudaki baskıları durdurmak için cezaevi komutanının kedisini kaçırıp rehin alan devrimcilerin romanı. 

mumin-abi.jpg

Yazma düşünceniz nasıl gelişti? Yazarken neyi hedeflediniz? Okuyucuya ne tür mesaj vermek istersiniz?

Okuyucu mesajı yazılanlardan çıkarır, yazar ayrıca bir mesaj vermemelidir. Yazarken hedefim insanla ilgili bilinmeyen bir hakikati keşfetmektir. Yazma düşüncemin nasıl geliştiği konusunu ise şöyle anlatabilirim: Bu ilgi, özellikle resmi tarihin anlattıklarıyla tarihte olanlar arasındaki farkı gördüğüm zaman başladı. Tarihçi olacağım yoktu, fakat bu durum edebiyatımızda üzerine gidilmeyen konulara yönelmemi sağlıyordu. 

Sorguladığınız konular arasında resmi tarihin dışında ne var? Söylenmeyen nedir? 

Örneğin Kapadokya kilise ressamlarını, dervişleri, Moğolların saldırısını, Venedikli tüccarları, Selçuklu dünyasındaki yaşam biçimini, Hıristiyan Anadolulular. Bunları daha önce anlatan kimse olmadığı için ben buraya daldım. Yirmi beş yıldır yazıp çizdiğim dünya budur. Buradan yepyeni, hiç benzeri olmayan bir edebiyat çıkardıysam, bunu kuralların dışına çıktığım için yapabildim.

Güncelle geçmiş arasında köprü kurduğunuzu, geçmişi keşfettikçe geleceğe yürüdüğünüzü söyleyebilir miyiz? 

Roman isterse tarihsel konuları anlatsın geçmişte olanı biteni açıklamak için yazılmaz, bugüne ilişkin bir tartışmadır o. Geçmişte ne olduysa oldu, biz aslında bugünkü sorularımızı odağa alıp tarihsel konulara dalarız. Bugüne cevaptır aslında roman. Olayları anlatıp insan ruhunu anlamamak romanın yapacağı iş değildir. Gerçeğin ne olduğunu açıklamak da romana yaraşmaz. Romancı tamamen kurgusal bir dünya oluşturup insanların önüne benzersiz bir hakikat koyabilir. Yazar gerçeklikle (reel olanla) değil hakikatle (akılla kavranabilir olanla)  ilgilenir. Geçmiş, yazarın bilimsel sonuçlar çıkardığı bir alan değildir, geleceğe ışık tutmak da yazara düşmez. Okurdur bu sonuçları çıkaran.
Öte yandan yazarın geçmişle hiçbir bilgi olmaksızın ilgilendiği sonucuna varılmamalıdır. Benim yaklaşımım sağlam bilgiyle donanmayı fakat bu bilgiyi edebi olanın içine boca etmemeyi gerektirir. Yazar bilgi gösterisi yapan bir kişi değildir, bilgi zamanın ruhunu anlamak içindir. Dönemin özelliklerini bilmek içindir. Edebiyat yapıtı neleri bildiğiyle değil, neleri hissettirdiğiyle ölçülür. O bir duyular sahnesidir.

Romanlarınızda kişiyi sorgulamaya teşvik eden bir yan var. Hazır çözüm reçeteleri yok. Belli ideolojik kalıplar içinde düşünmek yok.

Bunun nedeni şu: Benim romanlarımda önceden belirlenmiş bir kötü ve iyi yok. Kimse “bizden” ya da “öteki” değil. 1915 tehcirini anlattığım romanda çok acı olaylar olmasına karşın bir etnik yapıyı yargılamak yoktur. Türkler iyi ya da kötü değildir, Ermeniler de. Yazarın ödevi bu değildir çünkü.
Sorgulamaya teşvik etmek şöyle oluyor, Güvercine Ağıt’ta bir dervişin karşısına alışılmadık birini çıkardım: Kadın derviş. Derviş deyince erkeği anlıyoruz ya hemen. Kadın derviş, irkiltici. Yahut Yine Doğdu Tanyıldızı’nda eşcinsel aşkı anlatırım, bunun nasıl da tasavvufta yeri olduğu giderek anlaşılır. Sorgulama ama ne için? Yeni bir bilgi üretmek için değil, tarihi duyularımızla, aklımızla sezmek için.

Kitaplarınızı okuyup da değişik tepkiler veren oldu mu?

Çok. Ben onların tepkisinden güç alarak yazıyorum. Hepsi de benzersiz, güzel şeyler. Okuduklarından farklı sonuçlar çıkaran, bildiklerine başka gözle bakan çok okurum var. Tarikat nefesleri yazdığım için benim tarikat geçmişim olduğunu zannedenler bile var. Oysa yok böyle bir şey. Yazar, ele aldığı konuyu içeriden değerlendirecek kadar kavramalıdır, o yüzden yazdım o nefesleri.

Yazar olmanın zorlukları neler?

Boynunuz kireçlenir, parmaklarınız uyuşur. Bu birinci zorluk. İkincisi yazdıklarını yayımlatma zorluğu. Herkes bunun sıkıntısını çekmiştir. Fakat unutmayalım ki edebiyat yapmak için yayımlamak zorunlu değil. Kafka’nın kitapları sağlığında yayımlanmadı, hatta yakılması için vasiyeti bile vardı.
Üçüncüsü de beğeni konusu. Dostlarımız yaptıklarımızı hep beğenir. Bu bir zorluktur, çünkü insan dostları yüzünden gerçek durumunu tam olarak anlayamayabilir. Yazanlar için en iyi dost, nesnel eleştiri yapabilen kişidir.

Yazarın bir aydın olarak sorumluluğu yok mudur?

Yazardan; bir düşünce insanı olarak siyasi, ahlaki ve kültürel sorumluluk beklemek doğaldır. Yani yazar bir entelektüel olarak yaşadığı topluma karşı sorumludur. Fakat sanatla doğrudan siyasi temsile girişmek tehlikelidir. Çünkü sanat yapıtı böyle bir eylemden ötürü sakatlanır, propagandaya dönüşür. Bir yazar siyasal olayları bir tarihsel çerçeve ve bir tarihsel zemin olarak arka plana kaydırıp insanı öne çıkardıkça doğru bir iş yapar. Ben 1915’i, 1980 darbesindeki cezaevlerini böyle anlattım işte. Yani siyasal olarak dönemi yargılamak yerine o koşullar altındaki insana baktım. 
Kanımca sanatçıdan aydın kimliği altında beklenen sorumluluk, sanatçı olarak beklenemez. Çünkü entelektüel etkinlik akılla, sanatsal etkinlik duygularla ilişkilidir. 
Biz akılla sorumluluğumuzu yerine getiririz, duyguların her alanda görünmesi yanlış bir şeydir.
Yazar ile siyasetçiyi aynı kefeye koyan bir bakıştan bu nedenle sakınırım. 

Ay Şarkısı’nda devrimciler bir hayli politik sözler ediyor. Olaylar politik. Unutkan Ayna’da da çok sayıda kişi dönemin siyasi gündemini konuşuyor. Bu durumda siyaset sanatın içine girmiş olmuyor mu?

Sanat, siyaset de dâhil her şeyi konu alır. Fakat onun yanında olmayı ya da karşısında durmayı asıl amacı haline getirmez.

Ay Şarkısı’nı güncel kılan bazı şeyler hâlâ çok canlı: Tek tip giysi örneğin. Buna karşı mücadele…

Evet, ama eğlenceli bir mücadele. İnsanlar tek tip giysiden kurtulmak için kediyi kaçırıp binbaşıyı tehdit ediyor. Fakat sonra akıllarına bir iddianame yazıp bu hayvancığı yargılamak geliyor. Binbaşıyı oyalamak için zamana ihtiyaçları var. Fakat kedi için iddianame yazıldıkça kendi aralarında çelişkiler beliriyor. Roman giderek siyasi veya cinai değil, ahlaki ve estetik bir sonuca ulaşır. Tam da bir romandan beklenecek ideal tepe noktası. 

mumin-2.jpg

Daha önce de Diyarbakır’a gelip gittiniz, değişimleri nasıl görüyorsunuz?

1979 yılında ilk kez gördüğüm Diyarbakır bende Adana çağrışımları yapan tipik bir güney şehriydi. Zaman içinde bütün Türkiye’ye damgasını vuran eski kentin yok edilmesi tutumu burayı da herhangi bir şehre çevirmişe benzer. Diyarbakır mimari kültür katmanlarının çokluğu ve çeşitliliğiyle örnek bir şehirdir, “inşaat katmanları” bu çeşitliliğe zarar verebilir. Dilerim Hevsel Bahçeleri’ni yok edecek korkunç bir gelişme yaşanmaz. 
    
Diyarbakırlı okuyucularına son olarak ne söylemek istersiniz?

Diyarbakır iz bırakan bir yer. Belleklerde ayrı bir yeri var.  Niye; çünkü geçmişiyle, kültürüyle ön plana çıkan bir merkezidir. Diyarbakır’ı anmadan başka şehirleri açıklama şansı azdır. Türkiye’nin şehirlerini anlatmak isteyenler Diyarbakır’a bakmadan anlatamazlar. Bir bütündür. Kültürlerin ortak potalarda buluştuğunu görüyoruz. Ötekileştirerek bir yere varamayacağız. Hiç kimse bir yere varamayacaktır.
Bu kadar yoğunluğunuz içerisinde bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Yazılarının devamını bekler, başarılı çalışmalar dileriz.

Bende size çok teşekkür ederim. Yerelde yayın yapmanıza rağmen önemli yayıncılık yapıyorsunuz. Yayın hayatınızda başarılar dilerim.

Bu haber toplam 1997 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.