İnsanlık Çıkar Kadar mı?

Hep söylerlerdi ama genelde ben çok kullanmak istemezdim. Vefa İstanbul’da bir semt ismi olarak kaldı diye. Şimdilerde yaşadıklarım da bana bunu söyletmeye mecbur bıraktı sanki.

Eskiden insanlar bir söz verdiklerinde yalnızca ağızlarından çıkan kelimelerin değil, onurlarının da altına imza atarlardı. Bir el sıkışmak senet yerine geçer, bir sofraya oturmak gönül bağı kurar, bir iyiliği görmek yıllarca unutulmazdı. İnsanlar arasındaki bağları yalnızca akrabalık, makam veya menfaat değil; hatır, gönül ve vefa ayakta tutardı.

Peki, bugün ne değişti?

Bugün bazen yıllarca yanında durduğun, dara düştüğünde elinden tuttuğun, önünü açtığın, derdine ortak olduğun insanların ilk fırsatta senden uzaklaştığını görebiliyorsun. Hatta kimi zaman seni en iyi tanıyanın, en mahremini bilenin, en çok güvendiğinin sırtından vurduğuna şahit oluyorsun.

İnsanı asıl yaralayan da düşmanın attığı taş değil, dost bildiğinin uzattığı elden sonra sakladığı hançerdir.

Çünkü insan, yabancının kötülüğüne değil; yakınının vefasızlığına daha çok kırılır.

Eskilerin dünyasında ahde vefa, yalnızca güzel bir huy değildi; karakterin ölçüsüydü. Bir insanın sözüne sadık kalması, dostunu zor gününde yalnız bırakmaması, kendisine yapılan iyiliği unutmaması beklenirdi. Bugün ise bazı ilişkiler, fayda sürdüğü müddetçe devam ediyor. Makam varsa dost çok, imkân varsa kapı açık, ihtiyaç varsa telefon susmuyor. Fakat insanın elinden imkânı alındığında, etrafındaki kalabalığın ne kadarının gerçekten dost olduğu ortaya çıkıyor.

Menfaatin bittiği yerde dostluğun da bittiği bir düzen, insanı yalnızlaştırmaktan başka neye yarar?

Tarihimizde vefanın güçlü örneklerinden biri, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra yaşananlardır. Medineli Müslümanlar, yani Ensar, yurtlarını terk ederek gelen muhacirleri yalnızca sözle karşılamadı; evlerini, imkânlarını ve sofralarını paylaştı. Kur’an, onların kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih etmelerini över. (Haşr, 59/9)

Bu, vefanın en güzel tariflerinden biridir: Karşındaki insana yalnızca işine yaradığında değil, sana verecek bir şeyi kalmadığında da değer vermek.

Elbette geçmişin insanları da kusursuz değildi. İhanet o zaman da vardı, çıkar hesabı o zaman da yapılıyordu. Fakat bugün üzerinde durmamız gereken, vefasızlığın yeni bir icat olması değil; çıkarcılığın giderek normalleştirilmesi ve sadakatin çoğu zaman zayıflık gibi görülmesidir.

İnsan hayatında bir gerçeği geç de olsa öğreniyor: Birine iyilik yapmak, onun sana vefa göstereceğinin garantisi değildir.

Sen birinin zor gününde yanında olursun. Belki bir kapı açarsın, bir yükünü hafifletirsin, kimse inanmazken ona inanırsın. Aradan yıllar geçer. Bir gün senden yana durmasını beklersin. Ama o, kendi çıkarı zarar görmesin diye seni tanımazdan gelir. Hatta kimi zaman seni başkalarına karşı savunmak yerine, kalabalığın içine karışıp sessizce izler.

İşte insan o gün yalnızca bir dostunu kaybetmez; insanlara dair kurduğu bazı inançları da sorgulamaya başlarsın.

Yine de burada ince bir çizgi var. Vefasız insanların varlığı, herkese sırt çevirmek için gerekçe olmamalı. Birinin nankörlüğü, bizim iyilik anlayışımızı zehirlememeli. Fakat iyilik yapmakla kendini kullandırmayı, affetmekle aynı ihanete tekrar tekrar kapı açmayı birbirinden ayırmayı öğrenmeliyiz.

Vefa, hafızasızlık değildir; merhamet de sınırlarını kaybetmek değildir.

Bugün bir insanın değerini kaç kişiyi tanıdığıyla, hangi makama ulaştığıyla, ne kadar kazandığıyla ölçüyoruz. Oysa belki de asıl ölçü çok daha basit. Dün senin ihtiyacını karşılayan sana değer veren insana bugün nasıl davranıyorsun? Bir zamanlar elinden tutan sana kapıları açan kişiyi, artık konjonktür değişiği için dışlıyor musun?

Ahde vefa, yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Geçmişte kurulan bağın hakkını bugünde teslim etmektir.

Unutmayalım, her iyiliğin karşılığını beklemek bizi yorar. Ama yapılan iyiliği yok saymak, verilen sözü çıkar uğruna çiğnemek de insanın karakterinden eksiltir.

İnsan bazen dostunu kaybeder, bazen parasını, bazen makamını. Fakat bütün bunlardan daha ağır bir kayıp vardır: Kendi sözünün, kendi hatırının, kendi vicdanının değerini kaybetmek.

Çünkü insanı insan yapan, kiminle yükseldiği değil; yükseldikten sonra kimi unutmadığıdır.

Belki de kritik soru bir zamanlar bize iyilik yapanları mı unuttuk, yoksa vefayı artık işimize geldiği kadar mı hatırlıyoruz?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Oktay GÜVENER Arşivi

Emanet Emin Ellerde Mi?

07/10/2026 00:01

Maçlar Üzerine Bir Kritik

01 Eylül 2026 Salı 00:17

Diyarbakır Barışın Başkenti Olabilir mi?

15 Ağustos 2026 Cumartesi 00:02

Bir Dostun Ardından

09 Temmuz 2026 Perşembe 09:57

Beklemenin Bedelini Ödüyoruz

27 Haziran 2026 Cumartesi 00:02

Yapay Zekâ Savaşları

06 Haziran 2026 Cumartesi 00:02

Yeni Dünya Düzeninin Pazarlığı

18 Mayıs 2026 Pazartesi 00:02

Diyarbakır Turizmi Üzerine Öneriler

25 Nisan 2026 Cumartesi 00:02