İYİ İNSAN OLMAK

İYİ İNSAN OLMAK

Yayın Ağacında okurlarıyla buluşan Yazar Levent Gültekin kitaplarını imzalamadan önce okurlarıyla bir söyleşi gerçekleştirdi.

A+A-

Tigris Haber- Şöyleşisinde; “Dolaşmamın tek bir amacı var; böyle bir dönemde canlı kalmak için dolaşıyorum. Yani tepkimizden, taleplerimizden vaz geçmeyelim. Hepimizi çürütücü bir atmosfer var, ondan etkilenmeden, duyarsız hale gelmeden, demokrasi eşitlik, özgürlük, insan gibi yaşam hakkından vazgeçmeden dolaşıyorum.” Diyerek. Okuyuculardan gelen sorulara da cevap vererek; “Gerçek bir demokrasinin yerleşmesi için toplumun da demokrat” olması gerektiği ve   “O yüzden, herkesin eşit, özgür olduğu, kimliğiyle, mezhebiyle, inancıyla, ideolojisiyle” kendini ifade edebildiği  “bir ülke yapabilme umudumu diri tutmak için uğraşıyorum.” Dedikten sonra kitaplarını imzaladı. Tigris Haber Gazetesi olarak bizde kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

img_8419.jpg

 

Edebiyatın evrensel diliyle ilgili olarak ne söylemek istersiniz?

Sanatın, edebiyatın toplumları iyileştirici bir özelliği var. Aslında misyonu o. Bu bütün ülkeler için geçerli. Avrupa’da bugün var olduğunu kabul ettiğimiz değerlerin oluşmasında temel faktör edebiyat. Önce romanlarla bir hayat tahayyülü ortaya çıkıyor. Sonra Avrupa’da o romanlarda ortaya çıkan hayatın bir benzeri toplumlarda benimsenmeye, oluşmaya başlıyor. Örnek olarak büyük anne ve büyük babaya olan ilgi, saygı, hürmet romanlardan sonra Avrupa’da yaygınlaşan bir şeydir. Önce romanlarda yapılan bir şey. Edebiyat daha doğrusu sanatın bütün alanları toplumları yukarı çeken, insanileştiren, duygusunu kabartan, duyguyu iyileştiren, duyguyu genişleten, yani insanın; insan üzerindeki insan olma vasfını pekiştiren bir işleve sahip olmuştur. Resimde böyledir, müzikte böyledir. Ama ağırlıklı görev; edebiyat ve sinemadadır. Bunun yerelliği çok yoktur. Mesela Dostoyovski’nin romanını okuduğumuzda da aynı hazzı alırız, Victor Hugo’yu okuduğumuzda da aynı hazzı alırız. Orhan Kemali okuduğumuzda da o hikâyeden de benzer bir duyguyu alırız. Yoksulluk romanı Orhan Kemalden de okusak benzer bir duygu gelir bize, Victor Hugo’dan da okusak benzer bir duygu gelir. O yüzden edebiyatın; evrensel bir değer oluşturma, daha doğrusu ortak insan paydasını paylaşacak ortak değerleri oluşturma gibi bir misyonu var. Toplumu iyileştirici, yüceltici bir misyona sahip.

img_8432.jpg

ROMAN İNSANI İNSAN YAPAR

Fikir kitabı insanı insan yapmaz, roman insanı insan yapar. Bununla söylediklerinizi kıyaslarsak?

Bizim birey olarak her şeyden önce iyi bir insan olmaya ihtiyacımız var. Ne bildiğimizden, neyi öğrendiğimizden, hangi fikri hangi konuda hangi uzmanlığı taşıdığımızdan çok daha önemli bir iş; iyi bir insan olmaktır. İyi insan nasıl olunur? Mesala normalde insanlara sorarız. Kariyer mi yapıyorsunuz? Çocuğa sorarız, ne olmak istiyorsun? Doktor olmak istiyorum der. Mühendis olmak istiyorum der çocuk. Peki, ne yapıyorsun bunun için. İlkokuldan başlayarak, ortaokul, liseyi bitiriyor. Derslerine çalışıyor. Üniversiteye hazırlanıyor. En sonunda üniversiteyi bitiriyor.

İYİ İNSAN OLMAK İÇİN NE YAPIYORSUN?

Yirmi yıllık bir ömür sonunda kariyer yapıyor. Peki, tırnak içinde kariyer diyeyim ona. Peki, iyi insan olmak için ne yapıyorsun diye sorduğumuzda hiçbir cevap yok. Aslında insanın birinci vasfı, birinci işlevi iyi insan olmaktır. Bu iyi insan olmak, doktor olmaktan, mühendis olmaktan, ressam olmaktan, yazar olmaktan, tarihçi olmaktan veya mühendis olmaktan çok daha önemlidir. Sadece bizim eğitim sistemimiz değil, dünyadaki birçok eğitim sisteminin genelde, en temel açmazlarından biri; mesleki eğitimi vermeyi birinci öncelik haline getiriyor olmalarıdır. Peki, nasıl iyi insan olacağız? Hepimiz şunu biliyoruz. İnsanların içinde iyilik de vardır, kötülükte vardır. Ağaç gibidir o.Hangisini sulayacağımızla ilgili, hangisine yatırım yapacağımızla ilgili bir şey. Eğer içimizdeki kötülüğü besleyici bir kültür; bir eylem, bir tavır, bir davranış içindeysek, kötü bir insan olmaya doğru kayıyoruz demektir. Peki, içimizdeki iyiliği besleyen bir eylem, bir davranış içindeysek; o zaman iyi insan olmaya doğru kayıyoruz demektir.

İyi insanlık duygularımızı kabartan, genişleten, büyüten ve iyileştiren birinci görev bence; romanlara, sinemalara ve filmlere düşmektedir. Örnek vereyim: Bu örneği birçok konuşmamda hep anlatırım; bir roman parçası değildir bu, burada anlatıyorum. Bir romanın insan üzerinde nasıl bir etki uyandırdığı görülsün diye anlatıyorum;

Yaşlı adam otuz yıl boyunca çalıştığı, çok ciddi emek harcadığı tek bir hayali vardı; bir ev sahibi olmak. Sonunda nihayet amacına ulaşmak üzereydi. Emekli oldu. Emekli ikramiyesini aldı. Büyük bir sevinçle evine gidiyordu. Çünkü otuz yıllık hayalini gerçekleştirecekti.  Yolda bir kız çocuğu gördü, hüngür hüngür ağlıyor. Sordu evladım senin derdin nedir? Kız dedi ki; ‘annem çok hasta, doktora götüreceğiz ama paramız yok, eğer ameliyat olmazsa annem ölecek.’ Yaşlı adam düşündü. Otuz yıllık hayalimi mi gerçekleştireyim, yoksa bu çocuğun bu gözyaşlarını mı dindireyim. Ve karar verdi. Ben bu çocuğu mutlu edeceğim. Gitti, emekli parasıyla o kadını ameliyat ettirdi.

Biz bunu dinlediğimizde veya böyle bir roman, böyle bir hikâye okuduğumuzda içimizdeki insanlık duygusu kabarır. Şöyle deriz: ‘Ne klas bir davranış, ne yüce bir hareket, ne insani bir şey.’ Bu aslında bizim içimizdeki iyi olan duyguya su dökmek gibi bir şeydir. Su döktük aslında oraya ve içimizden bilinçaltından şunu deriz;” keşke bende böyle bir insan olsam.” Roman bizi böyle yapar. Bu duygumuzu kabartır. Diyelim ki Sefillerdeki yoksulluğu görürüz, canımız yanar. Bu ne ağır bir yoksulluk deriz. Empati kurarız bir yoksulla. Veya Dostoyovski’nin Suç ve Ceza’sındaki o vicdan hesaplaşmasını görürüz. Kendimizle bir hesaplaşmaya gireriz. Oradan bir duygu iyileşmesi bir duygu kabarması sonucunda biz iyi insan olmaya doğru gideriz. Orayı tamamladıktan sonra tarih hakkında bir malumata ihtiyaç duyduğumuzda gider tarih kitabı okuyabiliriz. Veya herhangi bir siyasi akım hakkında bir fikir, kanaatimiz olsun dediğimizde bir fikir kitabı okuyabiliriz. Kitabın temel amacından bir tanesi, ruh ve kalp beraberliğinde dönen o çarka bir yağ akıtmak gerekiyor. O yağ işlevini ne görecek. Ben kişisel olarak bunun; romanın birinci öncelik olduğunu düşünenlerdenim. Önce romanla bir insan inşa etmemiz lazım. Romanla, sinemayla, edebiyatla, hikâyeyle; ardından o insana hangi elbiseyi giydireceğimize fikir kitaplarıyla karar verebiliriz. Çünkü fikir kitapları o insanın giyeceği elbiseye benzer. Solcu mu, sağcı mı, didar mı, liberal mi olunacak? Dış politikada Amerika nasıl olacak? İyi insan olmadıktan sonra bunları bilsek ne yazacak ki. Benim romanlara böyle bir bakış açım var.

img_8441.jpg

EĞER BİR FİKRİM VARSA BUNUN MİMARI İSMET ÖZEL’DİR

İsmet Özel’le ‘Toparlanın Gitmiyoruz’ konferansları düzenlediniz. Aranızda özel bir dostluk gelişti.  Bu ilişkinin üzerindeki etkisinden biraz bahseder misiniz?

İsmet Özel’le çok az insanın yaşadığı bir serüven yaşadım. Eğer bir fikrim varsa bunun mimarı İsmet Özeldir. İsmet Özelle ‘Toparlanın Gitmiyoruz’ konferansları için beraber çok seyahat ettik. Altı saat yedi saat arabayla giderdik. Eskişehir’e, Çoruma, Adana’ya, Ankara’ya gittik. Bazen uçakla Erzurum’a gider, bir gün kalırdık. Yollar tamamen sohbetle, şakalaşmayla geçerdi. İsmet ağbinin sesi güzeldi, bazen türkü söylerdi. Yolculuklarımız böyle geçerdi. Ben kişisel olarak, her hangi bir konuda bir fikir sahibiysem, bunu İsmet Özel’e borçluyum. Çünkü İsmet Özel bana; bir şeye nasıl bakılacağını öğretti. Bana mesela Amerika-İsrail ilişkilerinde şöyle bakman lazım ya da siyasete şöyle bakman lazım demedi. İsmet Özel bana her ne meseleye bakacaksam; Türkiye’yi merkez alarak bakmayı öğretti. Türkiye’yi bir bütün olarak almayı, eğer bir olayı değerlendireceksem bu Türkiye’nin lehine mi, aleyhine mi diye bakmayı öğretti. Bu hayatımdaki en kıymetli şeylerdir. Birçok konuda şimdi de yazılarını okuyorum. Uyuşmam, Farklılıklarımız vardır. Nüanslarda çok farkımız vardır. Ama fikirlerimde ana odak, ana omurgayı, ben kişisel olarak İsmet Özel’e borçluyum. Biz ‘Toparlanın Gitmiyoruz’ konferansları yaptığımızda 2000’li yılların başıydı. 13 ilde konferanslar düzenledik. Ben tertip ederdim, İsmet ağbi de konuşurdu. O illerde salonlar tutuyor, biletleri organize ediyordum.

‘TOPARLANIN GİTMİYORUZ’ KONFERANSLARI

O konferanslar; benim hayatımın bir dönüm noktasıdır diyebilirim.   Orada dinlediklerim, yollarda yaptığım sohbetlerin hepsi kıymetli şeylerdi. Ben şiirden anlamam, şiir benim çok ilgi alanımda değil; ama benim için İsmet Özel şairliğinden öte bir fikir adamıdır. Birçokları için şairliği daha kıymetlidir. Ama ben bir meseleye haysiyetli nasıl bakılır ben onda gördüm. Haysiyetle, sadece fikir yetmez, bir insanda esas olanın karakter olduğunu, fikir değil, söylediği değil insanın, görüşünün ne olduğundan daha önemli olan o insanın karakterinin ne olduğudur. Nasıl olduğudur. İsmet Özel bunu görmemi sağladı. Çok şey borçluyum, Allah selamet versin. Dua ediyorum. İnşallah daha iyi olur diye. Benim için çok kıymetli yıllardı.

POPÜLER KÜLTÜR DERGİLERİ

Son yıllarda çıkan popüler kültür dergilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her dönemin her çağın ihtiyacı başka. Çok faydalı buluyorum. Türkiyede siyaset her alanda çok etkin bir rol oynamaya başladı. Tek konu siyaset konuşuluyor. Türkiye denildiğinde akla siyaset geliyor. Hâlbuki böyle olmaması lazımdır. Şairler, edebiyatçılar, sanatçılar var. Bir ülke onlarla vardır. Rusya dediğimizde Tolstoy, Dostoyovski biliriz. Bir ülke siyasetçisiyle sanatçısıyla vardır. Edebiyatçısıyla vardır. Yazdığı romanlarla, şiirlerle, dünya kültürüne kattığı değerlerle vardır.  Mesela Güney Kore gittikçe sinema filmleriyle anılmaya başladı. Güney Kore filmleri izlemeye başlıyoruz nerdeyse. Fransız filmleri giderek bir rağbet görmeye başladı. Bizde tek siyaset var. O dergiler toplumun siyasetten ilgisini çekiyor. Bence bu iyi bir şeydir. Edebiyata, hikâyeye, şiire, sanata, evet orada bir popülerlik var. Fakat popülerlik katılmadığında orda biraz ağırlaşıyor. Biraz seçici hale geliyor. Daha az bir kitleye hitap eder hale geliyor. Ben o yüzden bu tür popüler dergilerin dönemin ruhuna daha uygun olduğunu düşünüyorum. Çok enteresan gazete tirajları düşüyor, basılı yayın değer kaybediyor, teknolojinin gelişmesiyle beraber. Sosyal medyanın varlığı, you tube gibi iletişim araçların varlığı, dinlemenin daha çok ön plana çıktığı bir dönemde, o bahsettiğiniz, popüler kültür sanat dergilerinin tirajları çok yüksek. Demek ki burada bir ihtiyaç var, onlar bu ihtiyacı karşılıyor. O yüzden çok değerli buluyorum.

 kitap.jpg

Hayatınıza giren ilk kitabı ve ilk cümlesini hatırlıyor musun?

Hatırlamıyorum. Ben ‘Onurlu Çıkış’ Kitabımda hayatımı anlattım. Ardahan’da büyüdüm. Ardahan’da okumak, kitapla haşır neşir olmak çok lüks şeylerdi. Çok çalışıyorduk biz. Marttan, Nisandan Temmuza kadar çayır tarla, Eylüle kadar orman, Eylülden sonrada benim sokakta ayakkabı boyacılığı yapmak gibi, kahvelerde garsonluk yapma gibi bir hayatım var. O yüzden öyle kitap okuyalım, o yüzden ilk kitap zihnimde hiç yer etmemiş. Hangi kitabı okudum. O meşakkatli hayatın içinde çok duygusal bir iz bırakacak kadar bir durum yoktur benim kitap hayatımda. Biraz da o meşgaleden dolayı geç girdi hayatıma. Gerçekleten hatırlamıyorum.

YAYIN AĞACI KIYMETLİ BİR İŞ YAPIYOR

Yayın Ağacının uzun zamandır yazarları okurla buluşturuyor, bu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsun?

Yayın Ağacının bu konseptini hem takdir ediyorum hem tebrik ediyorum. İstanbul’da, İzmir’de birçok insan bunu yapabilir. Özellikle Diyarbakır’da böyle bir işi yapmak bence kıymetli bir şeydir. Diyarbakır, çok politikleşmiş bir şehir. Yaşadıkları, çektikleri acıların, sıkıntıların, mağduriyetlerin biraz yoğun olduğu bu şehirde; böylesi kültürel bir faaliyette bulunmak, bence çok kıymetlidir. Konsept iyi, ortam çok sıcak. Yazar okur buluşturma çabası olağanüstü.

Dün bir film izledim. ‘Özgürlüğün Yazarları’ diye. İdealist bir öğretmen okula tayin oluyor. Sınıfta öğrenciler gruplar halinde çete. Asyalılar, Afrikalılar ve Amerikalılar birbirini boğacak gibiler. Soğuk savaş önyargısı had safhada. Kimse kimseyle konuşmuyor. Öğretmen bu çocuklar arasında dostluk kurdurmaya çalışıyor. Bütün sınıfa, Yahudi Soykırımını anlatan bir roman dağıtıyor. Kitap da, Almanlar gelip Yahudileri toplarken, romanın kahramanı bir Yahudi’yi saklamasını ve onu kurtarmasını anlatıyor.  Romanı okuyan çocuklar bu durumdan çok etkileniyor. Öğretmen çocuklara herkes o kahramana bir mektup yazsın, ben ulaştıracağım diyor. Ulaştıramazsam da içinizden geçenleri yazın diyor. Sonra bu olayın kahramanının yaşadığı ve yazardan onu davet ettiriyorlar. Masrafları karşılayarak, yaşadığı gerçek duyguları da anlatmasını istiyorlar. Olayın kahramanı olan kadını buluyorlar. Kadın kahraman, birbirini boğazlayan gençlerin ortasına oturuyor. Onlara nasıl Yahudileri kurtardığını, hayatı, yazmanın etkisini, okumanın ruha etkisini anlatıyor. O çocukların içinden başka bir insan çıkıyor. Anladığım kadarıyla Yayın Ağacıda o öğretmenin yaptığına benzer bir şey yapıyor. Buradaki çocukların içindeki insanı ön plana çıkarmanın yolu sanata edebiyata çekmektir. Acıları unutturmanın, buradaki acılar üzerinden o travmalardan yeni bir insan, canlı bir varlık ortaya çıkarmak için bu tip sanatsal etkinlikler bence; politikadan da iş dünyasından da, sivil toplum hareketlerinden de çok daha önemlidir.

Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyor, başarılar diliyoruz.

Bende size teşekkür ediyorum.

Özel Röportaj: Mümin Ağcakaya

 

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.