1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. “Okumadan edebiyatçı olunmaz”
“Okumadan edebiyatçı olunmaz”

“Okumadan edebiyatçı olunmaz”

Basında uzun yıllar emek harcadıktan sonra edebiyat alanında üretmeye başlayan Adnan Gerger’le Diyarbakır’da tarihi bir mekânda keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

A+A-

Yazarlığı nasıl tercih ettiniz. Uzun yıllar gazetecilik yaptınız. Televizyon muhabirliği yaptınız. Çeşitli konularda araştırmalarda bulundunuz ve edebiyat alanına döndünüz. Bu gazetecilik ve edebiyat seyrinizi okuyucularımıza özetler misiniz?

Gazeteciliğe edebiyata olan düşkünlüğümle başladım. Gazetecilik yapabilirsem, edebiyatla daha kolay uğraşabilirim diye düşündüm. Gazeteciliğe böyle bir hevesle başladım.  1979 - 1980’li yıllarda Hürriyet gazetesiyle mesleğe ilk adımı attım.  30-35 yıl süren profesyonel gazetecilik hayatım halen devam ediyor.

Bu süreçte gazetecilikle edebiyatın farklı alanlar olduğunu daha iyi gördüm. Çünkü gazetecilik diliyle, edebiyat dili birbirinden ayrı, çok farklı bir konumdadır.  Gazetecilikten edindiğim deneyimler edebiyatçı yönümü besledi. Edebiyatçılığımın damarı, temeli farklı.  Edebiyatçılığımı besleyen şey gazetecilikten edindiğim deneyimlerdir. Gazetecilikte şöyle bir şey var; İnsan öyküleri, insanlarla ilgili haberler yaptığınızda çok kısa değiniyorsunuz insana. Habercilikte, gazetecilikte insana dokunmak yok, olayları sadece çok kısa bir şekilde ana hatlarıyla anlatıyorsunuz.  Oysa o olayların perde arkasında olup bitenler, insan hikâyeleri, çok daha farklı, çok daha geniştir. Bu anlamda edebiyata başvurmanın gerekliliğine inandım. Bir yandan gazetecilik yaparken diğer yandan da edebiyatla olan ilişkimi devam ettirdim. Notlar aldım. İnsan öyküleri, edindiğim gözlemler, dünyayı dolaştım. Her katmanda olan insanlarla olan ilişkilerim oldu. Bu bende müthiş bir şey oldu. Katmanlaştırdı, zenginleştirdi beni. Uzun bir süre edebiyata girmedim. Yirmi yıl, gazetecilik yaptığım süre boyunca edebiyat kitapları yayınladım. Araştırma kitapları yayınladım. Belgesel kitaplar yayınladım. En sonunda yaklaşık on bir sene önce yani gazeteciliğe başladıktan yirmi yıl sonra edebiyat ürünleri, yapıtları vermeye başladım. Öykü kitabı, Şiir kitabı, bütün edebiyatçıların yaptığı gibi edebiyata bir şiir kitabıyla başladım. Bir hikâyeyle başladım. Fakat kafamda hep roman yazma vardı. 2010 yılında ilk romanımı yazdım. Faili Meçhul Öfke; bu kitap 12 Eylül’ü anlatan bir kitaptı. Edebiyatta 12 Eylül’ü anlatan ilk kitaplardan bir tanesidir. ‘Bir Adı Cehennem’ kitabımda Dersim katliamını anlattım. Ondan sonra ‘Yüzsüz Hayat’ geldi. Bunda da bir kadın cinayetini ele aldım. Yine bizim coğrafyaya ait bir hikâye. Kadını namus cinayeti adı altında intihara sürükleyen bir roman, hikâyeydi. 2010 yılında başladım, asıl edebiyatçı kişiliğime. 2010’dan sonra dört yıl ara verdim. Çünkü daha iyi bir edebi metin ortaya çıkarmak istedim. Aslında ‘Ses ve Sus’ daha önce yine aldığım notlardan oluşuyordu. Son dört yılda onu romanlaştırdım.  Onunda 30 - 35 yıllık bir geçmişi var. Edebiyata girmem böyle oldu.

Bu coğrafya çok hengâmeli ya da şöyle söyleyeyim çok kaotik bir coğrafya, dolayısıyla adeta burası öykü, roman için malzeme konusu çok zengin. İnsan öykülerinde birbirinden ilginç; trajediler, dramlar, kara mizahlar sıkça yaşanmaktadır. Dolayısıyla yazarlar, sanatçılar için konu sıkıntısı çekilmemektedir. Sizde yazarken okuyucuya; yaşanmış trajik öyküler üzerinden giderek mesajınızı vermek istiyorsunuz. Üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen kanaması kesilmeyen yaralara parmak basıyorsunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Çok güzel bir soru ve önemli bir konu. Çünkü dediğiniz gibi bu kadim coğrafya. Üzerinde dünyaya medeniyet taşıyan bir coğrafya ve üzerinde çok çeşitli uygarlıkların, kavimlerin, dinlerin, dillerin, yaşadığı bir coğrafya. Dediğimiz gibi kaotik olması aslında halkların çok acıya maruz kalması, onun yaşadığı topraklardan oluşan bir coğrafya. Şimdi ben bu coğrafyayı anlatmadan önce şunu söyleyeceğim. Sorunuzun içerisinde de bu var. Bu coğrafya da gerçekten trajedi var, mizah var. İnsanların bireysel düşünüş ve davranış biçimlerine dair geniş perspektifler var. Bir edebiyatçının aslında çok zengin bir şekilde beslendiği bu topraklar. Toplumsal boyutta, hem sosyolojik boyutta, hem ideolojik boyutta hem de bireysel boyutta üretebilecek verimli topraklar. Bu verimli toprakların başka bir boyut da trajedisi fazla olan bu toprakları anlatan bir edebiyatçı olarak, ana damar bir edebiyatçı için çok zengin. Sadece edebiyat değil, sanatın diğer dalları içinde öyle. Resim olsun, sinema olsun korkunç bir şekilde estetik yapısı olan alanlar. Çünkü insanların burada o kadim uygarlıktan, onun bileşkesinden oluştuğu için, birçok uygarlığın toplamı. Katmanlaşarak geldiği için, bütün bu sanat dallarında insanlara iyi bir şekilde damar açılıyor. Bu estetik bir yaşam damarıdır. Burada mesela feodal ilişkilerin acımasızlığı, dışarıdan görülen o vahşi yüzü bile edebiyatı besleyen bir yöndür.  Fakat burada sokaktaki insanların farkında olmadan içgüdüsel estetik bir yönü de var. Giyimi, kuşamı, davranış biçimi, ilişkileri müthiş… Dengbejlik geleneği var. Buradaki dengbej geleneği aslında bütün sanatı besleyen ana bir sanat akımı, bir koludur. Dengbejlik, sokaktaki insanın hayatını anlatan, sokaktaki insanın sesi haline gelen müthiş bir sanattır. Kürt yazarlarının beslendiği, onu aşmaya çalıştığı bir alandır. Resim de öyle, sinema da öyle. Bu nedenden dolayı bu coğrafyadan beslenen, eser üreten sanatçıların, eserlerinin çok ileriyi görmesinin nedeni, bu coğrafyanın içsel zenginliğidir. Bu coğrafyayı anlatırken, trajedilerin yoğun olduğu bu coğrafyayı da anlatacaksanız. Bu coğrafya üzerinde yaşanan olayların trajik boyutunu da ortaya koymak zorundasınız. Bunu anlatırken bir edebiyatçı olarak bunu yorumlarken, aktarırken bir mağdur edebiyatı, bir ağlak dil kullanacağımıza, bu trajedinin içindeki insanların öykülerini yazmak gerekiyor. Henüz daha yazılmadı, yazılıyor ama çok daha güzel yazılacak şeyler var. Bu toplumsal dinamikle her zaman yeni şeyler üretiliyor. Edebiyatta yeni konular üretiliyor. Bu üretim süreci gerçekten bir trajedi ama bu trajediyi bütün dile getirirken, yazarların belli bir toplumsal sorumluluk taşıdığına da inanıyorum. Bu trajedi ağlak bir dil kullanılarak anlatılmaz. Trajediye ağıt yakalım diye değil ama bu trajedinin boyutunun estetik bir dille ortaya konulması ve yazılması gerekiyor. Bu konuların daha çok yazılacağına, ilerde daha zengin bir biçimde besleneceğine, ana damar olacağına inanıyorum.