Hayatımız, tamamlayamadığımız cümlelerin ve söyleyemediğimiz vedaların enkazıyla doludur.
Çoğumuz büyük kayıpların yasını tutmayı biliriz; ölümün ya da kesin ayrılıkların arkasından siyah giyinip anmayı... Fakat asıl insanı tüketen, gürültüsüzce yarım kalan küçük vedalardır. Bir sabah aceleyle evden çıkarken kapıda unutulan o son sarılma, telefonda "sonra konuşuruz" deyip bir daha hiç konuşulmayan o an, ya da gurura yenik düşüp içimizde budadığımız o eksik itiraflar...
Zaman her şeyin ilacı derler ama yanılırlar. Zaman sadece o yarım kalan hikayelerin üzerini örten bir toz tabakasıdır. Ve o toz, her rüzgarda kalkıp gözümüzü acıtmaya devam eder.
Çünkü insan zihni, bitmemişlikten nefret eder. Tamamlanmamış bir parça, ruhun bir köşesinde hep devrede kalır; görünmeyen bir pil gibi ömrümüzden yemeyi sürdürür.
Belki de olgunlaşmak dediğimiz şey, tam da o yarım kalan şeylerle barışabilme sanatıdır. Bazen bir insanı son kez kucaklayamazsınız; sadece göğe bakarsınız ve rüzgarın o yarım kalan kelimeyi bir yerlere taşımasını umarsınız.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.