Eskiden masalar kurulurdu. Zengin menülerden, şık sunumlardan bahsetmiyorum; iki sandalye, bir demlik çay ve masanın ortasına bırakılmış samimi bir sohbet... O masalarda memleket kurtarılır, dertler bölünür, sevinçler çoğaltılırdı. Kimse cebindeki telefona bakmaz, kimse bir sonraki dakikanın bildirimini beklemezdi. Göz gözeydik. Gözün içindeki o küçük ışıltıdan anlardık karşımızdakinin ne hissettiğini.
Geçen gün bir kafede oturdum. Yan masada dört kişi var. Yüzlerinde ne bir tebessüm ne de bir gerginlik... Hepsinin elinde birer ekran, parmaklar yukarı doğru kayıp duruyor. Aynı masadalar ama herkes kendi ıssız adasında. Biri komik bir şey görüyor, yanındakine gösteriyor; diğeri sadece kafasını sallayıp kendi ekranına dönüyor. Konuşmuyorlar, sadece bakışıyorlar.
Biz ne zaman bu kadar suspus olduk?
Teknoloji bizi dünyayla bağladı derken, yanı başımızdaki insanla aramızdaki kabloları koparmışız meğer. Sözü unuttuk, anlatmayı unuttuk. En acısı da dinlemeyi unuttuk. Artık kimse bir başkasını anlamak için dinlemiyor; sadece sırasının gelmesini ya da ekranındaki bildirimin sesini bekliyor. Karşımızdakine verdiğimiz en büyük değer, ona ayırdığımız "ekransız" iki dakika haline geldi.
İnsan insana lazımdır derdi eskiler. İnsanın şifası yine insandır. Ama biz şifayı soğuk cam ekranlarda, beğenilme sayılarında, sanal onaylarda arar olduk. Masanın üzerinde unutulan o sıcak sohbetleri, yarım kalan cümleleri yeniden hatırlamak zorundayız.
Yoksa bir gün konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadığında, sadece birbirimizin yüzüne değil, boş ekranlara bakıp susacağız.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.