Bir sorun yaşandığında ilk yaptığımız şey çözüm aramak değil, kendimizi savunmak oluyor. Herkesin bir gerekçesi, herkesin anlatacak bir hikâyesi var. Hata varsa şartlar kötü, işler yolunda gitmiyorsa başkaları sorumlu.
Peki, herkes haklıysa sorunları kim çıkarıyor?
Bu alışkanlığı iş yerlerinde, kamu kurumlarında, siyasette ve gündelik hayatımızda görmek mümkün. Bir vatandaş işini halletmek için kapı kapı dolaşıyor, her kapı onu başka bir yere yönlendiriyor. Herkes görevini yaptığını söylüyor ama vatandaşın sorunu çözülmüyor.
Kâğıt üzerinde her şey yolunda, gerçek hayatta ise hiçbir şey değişmiyor.
Belki de en büyük problemimiz, hata yapmaktan çok hatayı kabul etmekten korkmamız. Çünkü çoğu zaman yanlışını kabul eden insanın dürüstlüğü değil, zayıflığı konuşuluyor. Böyle bir ortamda kimse sorumluluk almak istemiyor. Herkes kendini korumaya çalışırken çözüm arka planda kalıyor.
Elbette her sorunun tek bir sorumlusu yoktur. Koşullar, imkânlar ve dış etkenler önemlidir. Ancak mazeret üretmekle sorunu açıklamak aynı şey değildir. Biri çözümün yolunu açar, diğeri sorunu olduğu yerde bırakır.
Üstelik sorumluluk almak, her şeyin suçunu üstlenmek demek değildir. Yanlışı kabul etmek, eksikliği gidermek ve aynı sorunun tekrarlanmaması için adım atmaktır.
Bir toplumun gelişmesi için herkesin aynı düşünmesi gerekmez. Farklı görüşler, eleştiriler ve tartışmalar elbette olacaktır. Ancak konuşmaların sonunda birileri karar almalı, sorumluluk üstlenmeli ve sonuçları takip etmelidir.
Aksi hâlde yıllar geçer, isimler değişir, koltuklar el değiştirir ama sorunlar yerinde kalır.
Belki de artık birbirimize yalnızca “Kim suçlu?” diye sormak yerine, “Bu sorunu kim çözecek?” diye sormanın zamanı gelmiştir.
Çünkü herkesin kendini haklı çıkarmaya çalıştığı bir yerde, gerçekler kaybolur; sorumluluğun olmadığı yerde ise sorunlar büyümeye devam eder.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.