Zülküf Kışanak
Bedelin ne senin gülistanım…
Görünen, görünmeyen uçsuz bucaksız tüm bu gulistanım, bire yedi veren tüm bu ovalar, sonu gelmeyen tüm bu vadiler, yaz kış hep dumanlı tüm bu asi dağlar, güçten düşmüş toprağa, ölü taşa bile hayat veren tüm bu nehirler, aşkına pervane olduğum tüm bu mavi gök, yedi alemin ahengine can olmuş tüm bu hava, dünyanın çarkına ayar veren tüm bu rüzgar, varı yoku kendinden var eden tanrı güneş bile, yetmiş iki milletin olduğu kadar Kürdündür, bizimdir, biline. Yalana, inkara ne gerek, bilen biliyor. Zagroslar’a, Munzurlar’a, Şengal’e, Cudi’ye, Gabar’a, Bagok’a düşen her bir yıldız, adını bildiğim, bilmediğim her bir bilge savaşçı aşk-ı ala ile bağlandı sana gülistanım, can oldu dağ kavmine senin, Nebi Nuh buna tanıktır. Gün geldi dağ oldun sevincimize, gün geldi sabır taşı oldun yasımıza, gün geldi edebi istirahatgah oldun sonsuz yalnızlığımıza. Bugünlere gelmenin öyle kolay olmadığı biliniyor, biliyoruz. Öyle ya, gün geldi işgale gelen yeryüzünün en barbar eşkıyasına aman vermedin, Serêkaniya Milanî’den, Kobaniya Berazî’den, Efrîna Kurmênc’ten, Şengala Êzîdxanê’den, Mexmûra Botî’den cehennem oldukları Arap çöllerine kadar kovdun, kovaladın her birini. Ötesi, berisi çıldırsa bile, sana dost bellettikleri cehpe arkadaşlarının ihanetine uğrasan bile. Evet, gün geldi dünyanın başına bela olmuş bu en acımasız katillerini söküp attın mest-i cihan olduğum Ezdaî cennetimizden, kadim gülistanımdan. Ama yetmedi kendi evinde, sokaklarında özgür, eşit, ama korkulardan azade, ama kaygılardan uzak bir yaşama. Öyleyse özgürlüğünün bedeli nedir senin gülistanım, sen söyle. Her Kürtün yüreğine can olmuş Dewrêşê Evdî’nin Edûl’a olan Milanî aşkıyla vuruştuk, Zal oğlu Rüstem’in Medli Gomata’ya can olmuş kudretiyle çarpıştık, düşman bile olamamış yeryüzünün, belki de evrenin en namerd tanrı krallarına inat, ihaneti kurtuluş bellemiş yeminli hain Harpagoslar’a inat…
*
İstediğiniz kadar hakikate dudak bükün, istediğiniz kadar çıplak gerçeği saptırın, bozacının şahidi şıracı olduğunu biliyoruz. Daha dün kapımızı çaldınız, hafızamı biraz zorlasam geldiğiniz o ilk günü bile hatırlayacağım. Üç değil bin defa bile inkarın tarihini yazsanız, bilmem kaç tapınakta terbiye edilmiş yalana kendinizi inandırsanız yine de güneşe duramayacağınızı, ışığa yoldaş olamayacağınızı biliyorsunuz. Ateşin taşa, taşın toprağa, toprağın cana dönüştüğü bilmem kaç bin yıldan bu yana bu ülke bizim, bin yıldır da hepimizin, inkara, yalana ne gerek. Geldiğiniz, belki de sizi soframıza buyurduğumuz, varımıza yokumuza ortak ettiğimiz daha o ilk gün, “Bu dünya hepimize yeter, bu topraklar üzerindeki her canlıyı, gökteki her kuşu, dağdaki her kurdu, yer altındaki her yılanı, sudaki her balığı, dara, zora girmiş her alemi bile doyuracak kadar cömerttir, gözü gönlü toktur. Yeter ki herkes kendi olabilsin, yeter ki her canlı kendi kalabilsin…” dedik, diyoruz…
*
Bu topraklar, bilge Zerdeşt’in buyurduğu günden bu yana ülkem, ne Persli sahtekar Kiros'tan, ne yeryüzündeki arayışı bitmemiş tarihin en hayalperest komutanı Makedon İskender'den, ne savaş manyağı Atinalı Ares'ten, ne yeryüzünün bilinen ilk diktatörü Romalı Sezar'dan, ne çölün binbir gece masalcısı Arap Harun Reşit'ten, ne astığı astık, kestiği kestik laf anlamaz Moğol Timur’dan, ne taş üstünde taş, leş üstünde baş bırakmayan kardeş katili Yavuz Selim’den aman diledi, her defasında dağ taş yenilse bile, yer gök kırılsa bile. Bilen biliyor, sonucu belli, kazananı olmayacak yeni bir kavgaya, amansız bir savaşa, cehennemi bir yıkıma, önü alınamayacak bir kıyıma ne gerek, bir arada, yan yana, ama eşit, ama özgür, ama kardeşçe yaşamak varken...
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.