Ali Haydar Üzülmez

Ali Haydar Üzülmez

SAÇLARINA YILDIZ DÜŞEN ANNELER

Amed’teyim…

Amed, sonbaharda bir başka güzeldir. Ekim ayı; bulutların rahmet, toprağın bereket saçtığı; etin, meyvenin ve sebzenin insanların gözünü, gönlünü, karnını doyurduğu; havanın da cehennemî sıcaklığını serinliğe teslim ettiği aydır.

Amed’te serin bir sabah yataktan uyanmak ayrı bir keyiftir. İşte böylesine güzel bir sabah, kahvaltımı yapıp sıcak çayımı içerken yanı başımdaki telefonum çaldı.

— Murat, merhaba, rojbaş …

—“Saçlarına yıldız düşmüş.Koparma anne, ağlama.Her kadın toprağı tırnaklayarakDoğurur beni.Özlem benim, kavga benim, aşk benim.

İnsanları düşün anne,Düşün ki yüreğin sallansın.Düşün ki o anGüneşli güzel günlere inananMutlu bir yusufçuk havalansın.

Bekle beni anne,Bir sabah çıkagelirim.Bir sabah anne, bir sabah,Acını süpürmek için açtığında kapını.

Bir sabah anne, bir sabah,BanaElleri değsin istemedim.Gözleri değsin istemedim.Ağlayıp koklayacaktın.Belki bir ömür taşıyacaktınKoynunda.

Ölmek ne garip şey anne…Toprak olmak ne garip şey anne!…”

— Murat, iyi misin?

— İyiyim, değerli hocam, iyiyim.

Nevzat Çelik’in, anlamlı ve duygu yüklü, Şafak Türküsü şiirinden bu bölümü, telefonda ezbere okuyan Murat, konuşmasına şöyle devam etti:

—Biraz efkârlıyım. Yazıların insana dokunuyor. Cuma Baba ile ilgili yazını okudum, hüzünlendim. Saçlarına yıldız düşen anneleri yazmalısın hocam, anneleri! Kürt annelerini, Türk annelerini; toprağa düşen gencecik fidanları yazmalısın! Annelerin yaşadıkları acıları, çileyi, kederi, yokluğu, yoksulluğu, çaresizliği yazmalısın.

Güvendiğimiz dağlara kar yağdı!

Gençlerimiz öldü. Kürt gençlerinin ölümü içimde bir yara, yoksul Türk gençlerinin ölümü bir başka yara. Derdê min mezin e.

Derdê min giran e!

Derdim büyük hocam, büyük!

— Neredesin?

— Yoldayım hocam, Diyarbakır’a geliyorum. Biraz işim var. İşimi gördükten sonra, uygun olursan, zamanın varsa seninle görüşmek istiyorum. Sana yemek ısmarlayıp seninle biraz dertleşmek istiyorum.

— Tamam, geldiğinde beni ara, bulaşalım.

Murat aradı, buluştuk.

Dertleştik…

Süreci konuştuk…

Silahların susmasının olumlu, Kürtlerin bölünmeden, varlığını korumasının önemini konuştuk.

Kürt hareketi liderinin, düşünsel ve pratik uygulamaları ile Kürtlerde yarattığı hayal kırıklığını konuştuk.

Kürtlerin dağınıklığını, ulusal birliğini; birlik için ortak iradenin oluşması gerektiğini, bunun için yoğun çaba gösterilmesi gerektiğini konuştuk.

Hayatın her alanında ve demokratik siyasette Kürtlerin, güçlü bir şekilde Kürt olarak var olması gerektiğini; özellikle parlamentoda, Kürtlerin birlikte Kürtler adına bulunması gerektiğini konuştuk. Bulgaristan’daki Türklerin yaklaşımını, örgütlenme modelini, Kürtlerin de uygulaması gerektiğini konuştuk.

Amedspor’un başarılarını, Kürtlerin ulusal birliğine katkısını; Kürt burjuvazinin gelişiminin, Kürt bilincinin gelişimine katkısını konuştuk.

Ve daha birçok şeyi konuştuk.

Konuştukça Murat rahatladı…

Beni evime bıraktı, ben de onu evine yolculadım.

Evde tek başıma kalınca Murat’ı düşündüm, insanlarımızın içinde bulunduğu ruh halini düşündüm. Düşüncelere dalıp geçmişe gittim.

Çatışma dönemini, çatışma döneminde evlerine ateş düşen Kürt ve Türk yoksul aileleri düşündüm. Yakılan, yıkılan Kürt evlerini; boşaltılan Kürt köylerini; ölen binlerce gencecik insanı, lideri uğruna kendilerini yakan insanları, dava uğruna bedenine bomba sarıp kendi havaya uçuran gençleri ve milyar dolarları bulan maddi kaybı düşündüm.

Sonuç: Her iki taraf için de acı, ıstırap ve kocaman bir hüsran, hiç!

Sonra Diyarbakır 5 No.lu Cezaevi’ni, o cezaevinde Kürt siyasi tutuklulara yaşatılan cehennemi ve yapılan işkenceleri düşündüm.

Kendi kendime, “Ben de o cehennemi yaşadım.” dedim!

O yıllarda cezaevleri, sürgün ve kaçak yaşamak kaderimiz olmuştu.

Sonra Diyarbakır 5 No.lu Cezaevi’nin önünde yaşananları; özellikle annelerin, eşlerin ve kadınların çektikleri acıları, o acıların içinden bir yıldız gibi doğan Leyla Zana’yı düşündüm.

Dertlerimizin, acılarımızın, yalnızlığımızın ve ağır işkencelerin izlerinin üzerinden yıllar geçti…

Yaşadıklarımızı, bu rejimin zalimlerinin bize yaşattıklarını unutmadık; unutmak istesek de unutamadık!

İşte o süreçte kendi yaşadıklarım:

12 Eylül sonrasında, 1981-1982 yıllarında, yaklaşık bir yıl boyunca 5 No.lu Cezaevi’nde kaldım. Tutuklu arkadaşlarımın isteği üzerine 36. koğuşun sorumluluğunu üstlendim. Koğuştaki arkadaşlarımla birlikte askerî faşist diktatörlüğün insanlık dışı işkencelerine göğüs gerdik. Bu süre içinde cezaevinde 42 canımızı kaybettik.

İşte bütün bu zor koşullarda, hemen hemen her görüşmemde yengem Sevgi Üzülmez ziyaretime geldi. Benim yaşadığım sıkıntıları o da katbekat yaşadı. Kendisine teşekkür ediyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Sonra tahliye edildim. Ancak hakkımda yeniden tutuklama kararı çıkarıldı ve aranmaya başlandım.

Kaçak geçirdiğim yıllarda bana evini, sofrasını ve gönlünü açan yengelerim Süreyya Yeşilkuşak (Değirmenci) ve Macide Değirmenci ile halam Mürvet Değirmenci’yi sevgi ve saygıyla anıyorum. Macide yengeme ve Mürvet halama rahmet diliyorum.

İstanbul’da sıkıntılar içinde olduğum günlerde evini bana yirmi dört saat açık tutan, bir zeytinini bile benimle paylaşan Emine Kaşte/Üzülmez’e, sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Ayrıca Hatice yengemi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum.

Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde ziyaretime gelen, bana yatak ve yatağın içinde pestil getiren, hayır duasını benden esirgemeyen Mürvet halama; mektuplarıyla bana güç ve moral veren, o dönem sevgilim, daha sonra eşim olan Makbuş’a (Makbule Bahçetepe/Üzülmez) binlerce kez teşekkür ediyorum. Halamı ve sevgili eşimi rahmetle anıyorum.

Ve bir cevher gibi tertemiz yüreğiyle yanımda olan, zalimlerin zalimce uygulamalarına lanet yağdıran, boyun eğmeyen ve bütün zorluklara rağmen ziyaretime gelen Hava annemi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum.

Daha onlarca kadının ismini yazabilirim…

Bu kadınları, bu anneleri hiç unutmadım; hayatım boyunca da unutmayacağım.

Kadınlarımız bizimle birlikte büyük acılar çektiler. O fedakâr kadınlar olmasaydı bu ağır yükü, bu acıları taşıyamazdık. Onlar acımızı hafiflettiler, gözyaşlarımızı sildiler, sevincimizi paylaştılar ve bize umut verdiler.

Böylesine fedakâr, kıymet bilen eşlerimizin ve annelerimizin kıymetini bilelim!

Saçlarına yıldız düşen anneleri unutmayalım!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ali Haydar Üzülmez Arşivi

MUTLULUK

25/09/2026 00:02

KENDİMLE YÜZLEŞME

10 Ağustos 2026 Pazartesi 00:02

ÖZGÜRLÜK VE ADALET

02 Temmuz 2026 Perşembe 00:02

GÜNCEL SİYASİ NOTLAR

23 Haziran 2026 Salı 00:03

YALNIZLIK

04 Haziran 2026 Perşembe 00:01

TARTIŞMAYA DEVAM, KIRAL ÇIPLAK!

03 Nisan 2026 Cuma 00:02