1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. ÇOCUKLARIMIZI TEKNOLOJİNİN ESİRİ YAPMAYALIM
ÇOCUKLARIMIZI TEKNOLOJİNİN ESİRİ YAPMAYALIM

ÇOCUKLARIMIZI TEKNOLOJİNİN ESİRİ YAPMAYALIM

Yazdığı öykü kitaplarında çocukları ele alan Lütfiye Gültekin, doğup büyüdüğü Diyarbakır Sur’da geçen çocukluk yıllarını hiç unutmadı.

A+A-

MÜMİN AĞCAKAYA

Unutmak da istemedi. İstanbul’da öğretmenlik yapmasına ve orada yaşamasına rağmen Diyarbakır’dan kopmadı. Bu yüzden çocukluğunun geçtiği kuçelerde, oynayan çocuklar öykülerinin kahramanı oldu. Sur’da yoksul ama mutlu çocukların yaşamlarına, hayal dünyalarına dokunuyor. Kadın Yazar Lütfiye Gültekin’le; apartmanlarda, akıllı binalarda ve gösterişli sitelerde yaşayan; ama oynayacak oyun alanları olmayan, güvenle sokağa çıkamayan, apartman dairelerinde, teknolojik aletlerin esiri olan, mutsuz çocukların sorunlarını ele aldık.

Yazın hayatınıza nasıl başladınız? Yazmaya karar vermenizde sizi etkileyen ne oldu? Hangi konuları yazmak daha fazla ilginizi çekiyor?

Dicle Üniversitesi edebiyat Bölümü mezunuyum. Öğrenciliğimden beri yazmaya ilgim vardı. Öğrencilik yıllarımda yazmış olduğum kompozisyonlarda derecelerde alıyordum. Ticaret Lisesi mezunu olmama rağmen, edebiyatı çok seviyordum. Bu yüzden edebiyat bölümünü seçtim. Yazdıklarımda özellikle çocuklara hitap etmek istedim. Çocuk yazınlarından başlamak istedim. Çünkü çocuklarla çok şeyin değişebileceğine inanıyorum. Eğer çocuğu iyi yetiştirirsek, ilerde çok daha iyi sonuçlar alınabilecektir. Toplumsal sorunlar öncelikli işlemem gereken konular olarak gördüm. Çünkü bu sorunlardan rahatsız oluyorum. Çevre konusunda duyarlılık geliştirme. Dürüst davranmaları en çok da dayanışma ve barış konularında. İlk kitabımı Diyarbakır üzerine yazdım. Yıllardan beri ailemden duyduklarım vardı. Onların öyküleriyle ve Anzele mahallesinde yaşamıştım. Gittikçe bu yapının bozulduğunu ve o bilincin bozulmaması adına, o hafızanın kalıcı olması adına özellikle çocuklar adına yazdım. Diyarbakır Sur’daki Mutlu Çocuklardık diye yazdım. İkinci kitabımda dünyamız için önemli olan, hatta herkesin dört elle sarılması gereken Barış olsun istedim. Barışı telaffuz etmek sıkıntılıydı. Bu yüzden kitabın adını; Yirmi bir R on bir Ş koydum. Bu ismi sınıfta tahtaya yazdım. Hani çocuklar bundan bir şey anlayacak mı diye. Baktım her girdiğim sınıfta 5-6 kişi Barış sözcüğünü bulabiliyor. Barış derken doğayla da barış, evrenle de barış, insanla da barış, kendisiyle de barış. Barışın tüm evrene yayılması ve en küçük birimlere kadar inmesi gerektiğine inanıyorum ve barışla ilgili çocukları ne kadar iyi donatırsak ilerde en azından bu gereksiz savaşlardan kurtulmuş oluruz. Doğayı korumuş oluruz. Çevreye daha duyarlı bireyler yetiştiririz diye düşündüm.

Çocukları ele almanız önemli bir olgu. Geçmişte Sur’da kuçelerde, yani sokaklarda oynayan çocukları ele aldınız. Mutlu çocuklar. Yoksul ama mutluydular. Şimdi apartmanlar, akıllı binalar, siteler her tarafta mantar gibi biten beton binalar oluştu. Bir binada neredeyse bir köyü alabilecek bir nüfusu barındırıyor. Ama çocukların oynayacağı bir alan yok, mutlu değiller. Beton insanları doğadan kopardı, insanları mutlu etmedi. Belki bir zorunluluğu da var ama bu üst üste yığılmadan çocuklar mutsuz. Öykülerinizde sanırım bunları da işlediniz?

big.jpg

Diyarbakır Sur’da Mutlu Çocuklardık kitabımda öykülerimde özellikle şehirlerin hafızaları olmalı, şehirler korunmalı. Bunlar sonraki nesillere de aktarılmalı. Kültürüyle, yemekleriyle, sokakta oynayan çocukların oynadıkları oyunlarla, gelecek nesillere bunların aktarılması gerekiyor. O zaman sokaklar güvenilirdi. İnsanlar birbirine güvenilirdi. Birbirleriyle dayanışma içerisinde birçok şeyi başarıyordu. Şimdi gri alanlar insanların yaşamlarını özellikle çocukların yaşamlarını çok olumsuz etkiliyor. Çünkü apartmanlar çocukların oyun alanlarını yok etti. Çocuklar evde sadece teknolojik cihazlarla ve birbirleriyle iletişim kurmadan, A sosyal çocuklar ortaya çıkmaya başladı.  Diyarbakırlıyım; ama benim için Diyarbakır, Sur’du. On beş yıl kaldım. Ofis ve İstasyon caddesinden öteye geçmemiştim. Çünkü hep o bölgedeydik. Okullarım o bölgedeydi. Gelirken tarlalar sanki binalar doğurmuş gibi, bu çok üzücü. Sadece çocukların oyun alanı değil. Gelecek nesiller ne yiyecekler ne içecekler. Bu gidişle ilerde;  kıtlık ve susuzluk baş gösterecek. Rant almış başını gidiyor. Çocukları düşünmüyorlar. Özellikle son zamanlarda müstakil evlerini mütahide verip karşılında daireye geçiyorlar. Mütahitler bu dönüşümden iyi paralar kazandılar. Evlerini verenlerin mutlulukları kısa sürdü. Çünkü bu defa çocuklarının oyun alanlarının daraldığının, ortadan kalktığının farkına vardılar. 

Burada önemli bir şehir sorununa değindiniz.

Ergani’ye giderken buraların hepsi tarlaydı. Hep ekilirdi. Ve öğrenciliğimizde buralar tahıl ambarıydı. Şimdi nereye ekecekler. Tarımı nerede yapacaklar. Bu çok üzücüdür.

Geçmişte tek katlı, alt yapı sorunları da olan, sıkıntılar vardı, şimdi oturdukları dairelere göre konforlu değildi, ama insanlar mutluydu. Şimdi göğü delen binalar, akıllı binalar, paha biçilemeyen binalar; ama insanlar, çocuklar mutsuz.

Çocukların oyun alanları yok denecek kadar daraldı. Eskiden ailelerimiz bizi okula götürmezdi. Kendimiz giderdik. Bir güven vardı. Şimdi anne veya baba çocuğunu okula götürüp getiriyor. Veya servis aracı olmadan okula gönderemiyor. Kentlerde güvenlik önemli bir sorun oldu.

Bu değişimden nasıl öyküler çıkarıyorsunuz?

Bu değişimden mutsuz çocuk hikâyeleri çıkıyor. Çocuklar içe dönüyor, A sosyal, teknolojisi bağımlısı oluyorlar. Bu sorunları ele alıyorum. Çocuk tatile gidiyor, denize girmek bile istemiyor. Bilgisayarın başından kalkmak istemiyor, oyun oynamak istiyor. Silahın oyuncak olarak yapılmaması gerekir. Kitabımda bu konuya da değindim. Hatta çocuklar örgütlenip kendi aralarında bütün oyuncak silahlarını bahçelerinde hep beraber yakıyorlar. Barış olan bir gezegen buluyorlar. Bu gezene yerleşiyorlar.

Ama her gün televizyonlarda dizilerin büyük bölümü hep silahların konuştuğu, şiddetin tavan yaptığı diziler oynatılıyor?

Maalesef bu duruma müdahale edilmiyor. Aile yapısıyla ilgili olumsuz örnekler, çok uygunsuz saatlerde savaş ya da aldatma, içi şiddet dolu sahneler, erkek egemenliğinin ön planda tutulan dizilerin, filmlerin oynatılması genç beyinleri zehirliyor ve yanlış yönlendiriyor. Bilinçaltları yanlış şeylerle dolduruluyor. Çocuklar yetişkinlerden daha fazla ve çok çabuk etkileniyorlar.

Dizilerde bu kadar yüksek dozda şiddetin işlenmesi çocuklarda bir travma yaratmıyor mu?

Bence kesinlikle travma yaratıyor. Okullarda şiddet zaten almış başını gidiyor. O şiddeti gören her çocuk okulda arkadaşına da şiddet uyguluyor. Evde baba; anneye şiddet uyguluyor. Anne; çocuğa şiddet uyguluyor. Sınır tanımayan şiddet hayvanlara kadar uzanıyor.

Bu şiddet sarmalı gittikçe toplumu sarıp sarmalıyor. Sokakları güvensiz, geleceği tehdit eden, kontrolsüz edilmesi kolay olmayacak bir potansiyel oluşturuyor. Başta bu şiddet içerikli dizilere bir çeki düzen verilmesi, savaş oyunlarının ve oyuncaklarının kontrol edilmesi gerekmiyor mu?

Özellikle çocukların uyanık olduğu saatlerde oynatılmamalı. Erken saatlerde pedegojik içerikli yayınların olması gerekir. Doğayla, çevreyle, onları olumsuz etkilemeyecek, onları yaralamayacak, programlar yayınlanmalı. Bunlara dikkat edilmiyor. Amaç sadece reklam ve rekabet; sadece para kazanma hırsı her tarafı sarıyor. Kafasında gelecek hayali olmayan, yaşam amacı zayıf bir nesil yetişiyor.

Geleceğimiz neredeyse dizilerle şekilleniyor. Etkilenen çocuklar, gençler, hatta yetişkinler de nasibini alıyor. Ama en çok çocuklar bundan etkileniyor. Bu etkilenmenin boyutu çocuklarda bir travma yaratıyor. Böyle travma yaratan ortamda yetişen çocuklarla, gençlerle nasıl gelecek kurulacak?

Bu gidişle inşa edilecek bir gelecek çok acı verecek. Çok can yakacak. Acımasız yada içe kapanık, kendini savunamayan çocuklar yetişiyor. Tuşlara basarak her şeyin nasıl çabuk değişmesini istiyorlarsa, hayatta da her şeyin böyle hızla istedikleri gibi olmasını istiyorlar.  Artık küçük şeylerle mutlu olamıyorlar. Ellerindekiyle yetinmeyip, dizilerdeki o parlak dünyanın aynısını elde etmeye çalışıyorlar. Oysa çocukken bizim hiç oyuncağımız yoktu; tahtadan bir şeyler, bezden bebekler yapardık. Bu basit oyuncaklarla çok mutlu olurduk. Doğayla baş başaydık. Üretiyorduk. Şimdi çocuk gittiği yerde internet yoksa sıkılıyor. Yavrum ne oldu dediğimizde ben şimdi iki saat ne yapacağım diyor. Çocuk eline tablet, bilgisayar, akıllı telefon alınca susuyor. Çok bilinçsiz bir şekilde teknolojiyle baş başa bırakılıyor. Ama burada da birçok tehlikenin olduğunun farkında bile olmayan aileler var. Bütün bunlar üzücü, yaratıcılıkları tamamıyla öldürüyor.

Teknoloji bilinçsiz kullanıldığında hiç istenmeyen olumsuz sonuçlar yaratıyor. Sadece A sosyal değil; sayılamayacak kadar tehlikeyle çocuklarımızı baş başa bırakmış oluyoruz. Geleceğimiz olan çocuklarımız elimizden kayıp gidiyor.

Bu kadar gençlerin, bu kadar çocuğun olduğu yerde özellikle çocukların sanata, dramaya ve benzer sanatsal etkinliklere yönlendirilmesi gerekiyor. Burada çocuklara yönelik fazla bir etkinlik de göremedim. Çocukları cezp edecek bir şey yok.

Sanatsal faaliyet yürüten kurumların fazla olmadığı bir şehirdir. Diyarbakır kültür kenti olarak biliniyor. Geçmişten gelen tarihsel ve kültürel bir alt yapısı var. Yetiştirdiği değerli sanatçılar da var. Ürettiği eserlerde var. Ama şimdi bakıyoruz çocuklarımızı göndereceğimiz bir sanat mekânı göremiyoruz. Olanlar da çok yetersiz. Bu kent açısından önemli bir sorundur. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 Yetkililer öncelikle geleceği inşa etmek adına çocuklar için yatırımlarda ellerinden gelen olanakları sunmalıdırlar. Onlar için daha fazla yatırımlar yapılmalıdır. Bu konuda ben Kadıköy belediyesini çok beğeniyorum. Kadıköy Belediyesi çocuklar için karikatür evi açtı. Çocuk sanat merkezleri açtı. Yaz tatillerinde yelken kursları, drama kursları, yazı atölyeleri açıyor. Bunların hepsini çocuklara ücretsiz yapıyorlar. Öncelik Kadıköy Belediyesine, eğer boşluklar kalırsa, İstanbul’un her yerinden kayıtlarını alıyorlar. Burada çocuklar daha mutlu, kendilerini rahatça ifade edebiliyorlar. Onların buradaki çocuklara göre daha çok şansı var. Dramaya, yüzmeye, basketbola gidebiliyorlar. Resim, müzik alanına yönelebiliyorlar. Kendisine en uygun olanını seçiyorlar.

Bazı okullardan öğretmenler öğrencilerini fuara getirdiklerini gördük. Çocuklar kitapla tanıştı. Bu konuda teşvik edici neler söylemek istersin?

Çocukların çoğunun bilinçsiz olduğunu gördüm. Sanki okuldan tur atmaya çıkmışlar gibi geziyorlardı. Gelin kitaplara bakın diyorum. Bizim paramız yok ki diyorlar. Almak zorunda değilsiniz ki. Onun kitapla tanışması, kitapla barışması, dokunması gerekir. Bazen veliler çocuğum kitap okumayı sevmiyor diyor. Ben onlara henüz seveceği bir kitabı bulamamıştır diyorum.

Öğretmenler çocuklara kitabı sevdirmek için; öyküler, şiirler okuması ya da kimi sanatsal etkinliklerde bulunma konusunda teşvik edici olmaları önemlidir. Çünkü kitabı seven çocuk kendisine ayrı bir dünya kurar ve sokağın kötü alışkanlıklarına ilgi göstermez.

Kitap aldırmasından daha çok şimdi üzerinde durduğumuz, yaratıcı okuma, yaratıcı yazma. Çocuğa baskıyla kitap önerildiği zaman sadece o yasağı savmak için okuyor. Özümsemiyor. Mesela ben bir dönem içerisinde üç kitap ben söylüyorum, sayısız kitap okuma hakkı sizin, bazı öğretmenler her kitabı sınıfa getirtmez, sınır koyar biraz daha esnek öncelik kitapla barışmalı, kitabı sevmeli.  Çocuk kitap dünyasının içine girdikten sonra; hiç kimse onu durduramaz.  Kitap fiyatlarının pahalı olması da engelleyicidir.

Çocuğun kitaba dokunuşu çok önemlidir.

Kitaba dokunmalı. Mesala; kimi kültür sanat kurumları; yaratıcı okuma, yaratıcı yazma atölyeleri yapabilirler. Çocuğa birden bire kitabı verince ürkebiliyor. Ama yaratıcı yazarlıkta bir kelime veriyorsunuz altı dakika tutarsınız. Altı dakika içinde o kelime ile ilgili neler düşünüyor. Bu bir adım, bu şekilde sonra yavaş yavaş konu verirsiniz. Öykü yazmasını istersiniz. Öykünün başını verirsiniz, sonunu istersiniz. Bu şekilde çocuğun özellikle bu bölgede travma yaşayan çocuklarda var. Bunu da aktarmaları lazım. Resimle, müzikle edebiyatla bunu çözmeleri lazım. Onları baskılıyorlar. Şimdi çoğu kendinde değil. Ben sosyoloji de okudum. Psikolojiye de ilgim var. Çocuklara şöyle bir bakıyorum. Normal değiller gibi. Gülüyorlar. Sadece gülüyorlar. Bu herhalde ihtiyaç duydukları bir şeydir. Çok üzülmüşler, çok acı çekmişler. Bu onun göstergesi.

Son olarak ailelere, öğretmenlere ve öğrencilere ne söylemek istersiniz?

Özellikle aileler çocuklarıyla beraber kitap okumalılar. Kitap okuma saati olmalı ve o saatte televizyon kapatılmalıdır. Son zamanlarda çocukların en çok rahatsı oldukları konu; anne babaların da telefon bilgisayar, tabletin bağımlısı olmuş durumdalar.  Bilgisayar, televizyonla uğraşmaktan çocuğunun sesini duymuyor. Şu an izlediğim dizi var, git başımdan diyor. İçeride televizyon çalışıyorsa, o anne baba kusura bakmasın çocuğun aklı o odadadır. Anne baba o saatte televizyonu kapatmalı. Çocuklarına daha fazla zaman ayırmalılar. Öğretmenlerde açık alanlarda okuma saatleri, okuma günleri düzenlemeli, teşvik etmeli. Burada yayınevleri ortaklaşa çıkardıkları kitapları öğrencilere parasız dağıtabilirlerdi.

Gelecekte üzülmemek için, daha sağlıklı, başarılı nesiller yetiştirmek için anne babalara; sonra okullara çok iş düşüyor. Çocuklara daha fazla zaman ayırmalıyız.  Okullar atölyeler yapabilir. Bunu yapmak o kadar zor değil. Çocukların yazmış olduğu o eserleri kitap olarak basabilirler, kendi ürününü gören çocuk devamını getirmek için çabalar. Çocukların bir standa imza gününe geldiğini düşünün; onların duyduğu mutluluğu düşünün. Ben kitabımın resimlerin hepsini çocuklara pasajlar anlatıyordum. Onlar resim çizdiler. Onları TÜYAP kitap fuarına götürüp hepsine kart hazırlattım yayınevine. Hepsi benimle birlikte kitap imzaladı. Onu hiç unutmuyorlar. Okullardaki söyleşilere o beş çocuğu da götürüyordum. Onlar kendilerinin çok özel olduğunun farkına varmışlardı. Çocuğa değer verince o sizin illa kolundan tutup bir yere götürmeye gerek yok. Işık göstereceksiniz.  O gidecek. Onun beynine çok fazla bilgi aktarmaya gerek yok.

Teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ediyorum. Çocukları çok seviyorum.  27 yıllık öğretmenlik hayatım boyunca dokunabileceğim her öğrenciye dokunmaya çalıştım. Bunun sonuçlarını şimdilerde görüyorum.  Öğretmenler gününde ya da değişik günlerde mesajlar geliyor bana; doğum günümde öğrencilerim çiçek gönderiyor. Hatırlanmak güzel. Çocuğun hayatına dokunursan, onun dilinden konuşursan o frekansı yakaladığımız için çocuk unutamıyor.

Verimi sonradan ortaya çıkıyor.

Eğitim göreceli bir süreç. Politikacıların ya da bürokratların hemen günü birlik bekledikleri sonucu alamazsın. Bu sabır gerekir. Tohumun toprağa atılması sonrası ürün alabilmek için beklendiği gibi zamana ihtiyaç vardır. Eğitime yapılacak yatırımın geri dönüşümü uzun zaman alır ama sonucu sağlam olur. Çocuklar adına uzun orta ve kısa vadeli programlar yapılmalıdır. Çocuklar için yapılan iyi şeyler mutlaka meyvesini veriyor. Çocuklar için bir şeyler üretilmelidir. El birliğiyle dayanışmayla çocukların hayatı ve geleceği kurtulabilir. Herhangi bir soruna aynı ortamda yaşayan birinin bakmasıyla dışarıdan birinin bakması arasında farklılıklar olabiliyor. Ortak körlüğü diye bir kavram var.  Dışarıdan bir bakış oradaki eksikliği daha iyi görebiliyor. Eski şehirle karşılaştığım arasında çok fark var. Sokaklar fazla umut vermiyor. Çocuklara gereken alt yapı hazırlanmazsa olumsuz alanlarda onlara kucak açacak çok odak olacaktır.

 

Bu haber toplam 2514 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.