Ali Haydar Üzülmez
DÜŞÜNMEK…
Düşünmek, beynimizin zihinsel bir faaliyetidir.
Açalım…
Kafatasımızın içinde bulunan beynimiz, olumlu ve olumsuz zihinsel faaliyetlerimizin merkezidir. Zihinsel faaliyetlerimizde zekâ ve akıl iç içedir. Bizi biz, yani insan yapan temel yapı, beynimiz ve onun zihinsel faaliyetleridir. Hani düşünerek var oluyorduk ya, tam da o!
Genellikle insanlarımız, zor ve yorucu bir zihinsel faaliyet olan düşünmekten kaçınırlar. Hani, “Düşün düşün, b…tur işin!” derler ya!
Oysa ben diyorum ki: Zor ve cesaret bizim işimiz olmalı. Zor ve sıkıntılı olsa da düşünme konusunda cesur olmalıyız. Düşünmek, hayatı kolaylaştırdığı gibi insanı değiştiren, dönüştüren ve olgunlaştıran; hata yapmamızı azaltan, bizi erdem sahibi yapan bir faaliyettir.
Zihinsel tembelliği bırakıp düşünsel faaliyetlerimizi artıralım, derim!
Ama nasıl?
Katı ideolojilerin, dogmaların, hatta bizatihi düşüncenin esiri olmadan düşünelim. Tarikat liderlerinin; siyaset, örgüt ve devlet liderlerinin, önderlerinin, ulu önderlerin esiri olmadan düşünelim. Çünkü bunların söylediklerini tekrar etmek düşünmek değil, koşullanmak, şartlanmak, biat etmektir. Oysa özgür ve yaratıcı insanlar, özgür düşünceden yana olanlardır.
Özgür düşünsel faaliyetlerimiz iki şekilde olabilir: Olumlu ve olumsuz. Biz olumlu, yaratıcı ve güzel şeyler düşünelim, derim.
Sorularla başlayalım:
Önce kendimizden ve çevremizden başlayalım.
Nasıl mutlu olurum veya oluruz?
Mesleğimi nasıl daha iyi ve verimli yapabilirim?
Evimizi, sokağımızı, sitemizi, çevremizi, mahallemizi, köyümüzü ve kentimizi nasıl daha güzelleştirebiliriz?
Diye düşünelim!
Siyaseti düşünelim…
Vatandaşlar olarak yaşadıklarımızı; yolsuzlukları, hukuksuzlukları, bir kişiyi veya bir kesimi kayırmaları; kayyumları, otoriter ve totaliter yapıları düşünelim! Bütün bu olup bitenler normal midir, tüm bunlar neden Batı’da, Batı demokrasilerinde olmuyor da bizde oluyor? Bu vahim durumu düşünelim!
Müslüman ülkelerde neden demokrasi boy atmıyor, gelişip serpilmiyor? 57 Müslüman ülke otokratik, teokratik ve benzeri yönetimlerle yönetiliyor. Taliban ve molla yönetim modelleri, bu rejimlerin zihniyetleri İslamın aynası mıdır, yoksa yüzkarası mıdır? Temiz inançlı Müslümanlar bu vahim durumu düşünmeli!
Süreci, Kürt meselesini düşünelim…
Kırk yıllık çatışma dönemini, binlerce insanımızın ölümünü; çatışmanın yarattığı ruhsal ve psikolojik yıkımları; milyarlarca dolarla ifade edilen maddi kayıpları; bütün bunların sebeplerini düşünelim.
Neden Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren Kürtleri dilleriyle, kültürleriyle ve etnik kimlikleriyle eşit vatandaşlar olarak kabul etmedi? Bu kabul etmemenin bize nelere mal olduğunu düşünelim!
Ortadoğu’da kadim bir millet olan 50 milyon Kürt milletinin neden uluslararası kurum ve kuruluşlarda hukuki bir statüsü yok?
Kürtlerin neden kendi devleti yok?
Neden Kürtlerin çok fazla sahipleri var ama “Horozu çok olan köyün sabahı geç olur.” misali, gerçek anlamda Kürtler sahipsiz?
Ortadoğu’da ve Türkiye’de Kürtler neden birlik olup siyasi bir özne olarak ortaya çıkamıyor?
Çıkması için ne veya neler yapılması gerekiyor, tüm bunları düşünelim!
Geçelim doğaya ve bilime…
Doğada insanı güçlü kılan nedir?
Para mı, bilgi mi, silah mı, insanın fiziksel yapısı mı, kurnazlık mı, akıl mı, zekâ mı, yoksa inanç mı? Yoksa akıl, para ve inanç üçlemesi mi?
Bunu düşünelim!
Mesela, Güneş doğudan değil de batıdan doğsaydı ne olurdu? Dünyadaki yaşamımızda ne gibi değişiklikler olurdu? Atmosfer olayları, okyanus akıntıları ve canlıların durumu nasıl olurdu? Yerkürede nasıl bir ekolojik sistem oluşurdu? Biz yine biz olur muyduk?
Bunları düşünelim!
Mevsimleri, mevsimlerin oluşumunu; Dünya’nın dönme ekseni, yörünge düzlemine göre 23,5 derece değil de 30 derece ya da sıfır derece eğik olsaydı neler olurdu?
Bu olasılıkları düşünelim!
İnsanın Ay’a ayak basmasını, Mars’a yolculuğunu düşünelim; atalarımız bu gezeğenleri kutsayıp nur veya Tanrı olarak görüyorlardı şimdi onların torunları buralarda kalıcı, verici istasyonlar kuruyorlar, yetmedi bu gezegenlerde insan yaşamı için koloni projelerini hayata geçirmek için çalışıyorlar. Biz bu işin neresindeyiz? Bunları düşünelim!
Uzayı, yıldızları, galaksileri, evreni, muazzam döngüyü düşünelim!
Elimizdeki, hayatımızın bir parçası olan cep telefonunu düşünelim. Avrupa’daki, Asya’daki, Afrika’daki, Amerika kıtasındaki; denizin altındaki ve uzaydaki insanlarla nasıl oluyor da birkaç tuşa basarak görüntülü konuşabiliyor, yüzlerce fotoğraf gönderip alabiliyoruz? Bu olağanüstü, mucizevi durumu yaratan aklı ve zekâyı düşünelim!
Dışarıdan bakıldığında karmakarışık görünen, insanı ürküten; oysa her biri kendi içinde basit bir kurala bağlı olan soyut sayılar dünyasını ve sistemini düşünelim! Yapay zekâyı, interneti düşünelim! Bütün bunları insanlığın hizmetine sunan, pırıl pırıl zekâya sahip insanları düşünelim.
Bir de zihinleri ezberle, dogmalarla körelmiş milyonlarca insanı düşünelim!
Sanatı, edebiyatı, felsefeyi düşünelim…
Büyük bilim insanlarının buluşlarını, büyük filozofların düşüncelerini; Baruch Spinoza’yı, Friedrich Nietzsche’yi, Nizâmülmülk’ü, İmam-ı Gazzâlî’yi düşünelim.
Büyük edebiyatçıları, eserlerini ve yarattıkları kahramanları düşünelim. Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini, Tolstoy’un Anna Karenina’sını, Honoré de Balzac’ın Goriot Baba’sını; Dante’nin İlahi Komedya’sında tarif ettiği Cennet’i, Araf’ı ve Cehennem’i düşünelim.
Dante’nin Cehennem’in kapısına yazdıklarını düşünelim:
“Gözyaşı beldesine benden gidilir; sonsuz ıstıraba benden gidilir; cehennemlikler arasına benden gidilir. Adalet rehber olmuştur Ulu Yaradan’ıma; ben göksel kudretin, tanrısal hikmetin ve ilk aşkın eseriyim. Benden önce yaratılan hiçbir şey yoktur ki sonsuz olmasın ve ben de sonsuz olarak varım. Ey buradan içeri girenler! Bütün umutlardan vazgeçin!” (Dante, İlahi Komedya, s. 13)
Sahi, gerçekten Dante, öte dünya olarak adlandırdığımız dünyaya gidip milyonlarca insanı etkileyen Cennet’i ve Cehennem’i görerek mi bu kitabını yazdı? Gerçekten Cehennem’in kapısında böyle bir yazı mı vardı?
Hayır!
Hiçbir fani öte dünyadan dönmemiştir. Hani şair diyor ya: “Dönen yok seferinden.”
Peki, Dante bunları nasıl yazmıştır?
Hayal/düş kurarak, düşünerek!
Zaman zaman manevi dünyamızda aklımızdan daha güçlü bir akıl ararız. Sonra kendi kendimize sorarız: Acaba o akıl içkin midir, yoksa aşkın mıdır?
Böyle bir akıl var mıdır, yok mudur?
Bunu hep düşünürüz. Düşünceden korkmamalıyız. Zaten korksak da işe yaramaz. Çünkü düşünce sınır tanımaz. Olumlu ya da olumsuz bütün olayların arkasında düşünce ve hayal/düş vardır. Bütün güzel yapıtların ve eserlerin arkasında düşünce ve hayal vardır. Tüm yeniliklerin arkasında düşünce vardır. Tutuculuğun ve kötülüklerin arkasında da düşünce vardır.
O nedenle göçebe toplum insanları gibi “ya sı…ken ya da kaçarken” değil, uygar kent toplumu insanı gibi sakin bir ortamda, sakin sakin düşünmeli; olumlu, sağlıklı kararlar verip sağlıklı ve güzel işler yapmalıyız.
Hayal kurmaktan, düşünmekten korkmamalıyız!
Yeniliğe kapalı olan dogmatiklerin “İcat çıkarma!” sözüne de değer vermeyelim, kulak asmayalım, derim!
Yeniliklerden yana olalım!
Düşünme konusunda rahmani değil, şeytani olalım!
Çünkü sorma, sorgulama, merak, araştırma ve yenilik rahmani değil, şeytanidir.
Düşünme konusunda şeytanınız bol olsun!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.