İslam’ın halifesi neden pantolon giydi?

Padişah’ın, halkın tepkisini görmek için, kurban seçtiği Avni Bey ve Kuruçeşmeli Hasan adındaki iki gariban, hayatlarında ilk defa gördükleri pantolonları giyerek, İstanbul’daki Mısır çarşısında, korku dolu gözlerle gezinmeye başlarlar. Pantolona yabancı olan ahaliden “Bu ne biçim kıyafettir? Ayıptır yahu!” seslerinin gittikçe yükselip tansiyonun artmasıyla, şuurunu kaybeden kalabalık, iki garibanın üstüne çullanarak, onları tekme tokat bayıltıncaya kadar döverler.

Padişah, toplumda ve devlet memurları arasında, kıyafet tabanlı sınıf/zümre farkları yaratan, kavuk, sarık, şalvar ve çarık gibi giysilerin kaldırılarak, onların yerine fes, pantolon ve ceket gibi standart giysileri topluma benimsetip, normal yaşama yerleştirmek istemektedir. Kıyafet tabanlı sınıf/zümre farklılıklarından fayda temin edenlerle halkın, kıyafet değişikliğindeki tercihlere nasıl bir tepki göstereceğini görmek için de, Avrupa’dan getirttiği pantolonları, yukarıdaki olayın kahramanı iki garibana giydirip, çarşıya salmıştır.

Osmanlı toplumuna pantolonun ilk defa girdiği 1827 yılındaki bu trajik olay, insanların geleneksel kıyafet anlayışının ne kadar güçlü ve değişikliklere ne kadar dirençli olduğunun da göstergesidir.

Bu direncin farkında olan, İslam’ın 109’uncu halifesi II. Mahmut ta, kendisinden önceki 29 Osmanlı padişahından farklı olarak, şalvar ve kavuk yerine, pantolon ve fes giyerek, halkın sınıf/zümre farkı yaratan kıyafet anlayışından uzaklaşmasını hedeflemiştir.

Tanzimat Fermanı’nın ilanı ve batılılaşma hareketleri ile Osmanlı toplumunda pantolon kabul görmeye başlamış olsa da, kıyafet farklılıklarının toplumdaki etkisinden nemalanan bir kısım çevrelerin ısrarı(!), 1925 tarihli şapka kanununun çıkarılmasına zemin hazırlamıştır. Bu kanunla, halk arasında sınıf/zümrenin göstergesi olarak bilinen fes, kalpak, külah, takke, sarık gibi başlıklarla, cübbe, şalvar, potur vb. kıyafetler tamamen yasaklanmıştır.

Rusya’da, Deli Petro olarak bilinen Çar I. Petro da, Ortodoks kilisenin hâkimiyetindeki halkın yaşamında reformlara gittiğinde, önce kıyafet değişikliklerinden başlamış ve hatta Ortodoks yaşamında çok önemli bir yeri olan sakal bırakmayı da yasaklamıştı.

Halkının % 97’den fazlası Sünni Müslüman olan Tacikistan’da da, iki yıl önce “ulusal kültüre yabancı” olduğu değerlendirilen başörtüsü ve tesettür yasaklanmıştı. Devlet başkanlığı bu yasağın gerekçesini özetle ”Ulusal kültür değerlerinin korunması, batıl inanç ve fanatizmin önlenmesiyle, çocukların hak ve özgürlüklerinin korunması, eğitilmesi, ulusal ve evrensel değerlere saygı gösterilmesinin amaçlandığı” şeklinde açıklamıştır

Azerbaycan hükümeti de, başörtüsünü açıkça yasaklamamış olsa da, Eylül ayında, laiklik ilkesini ihlal ettiğini ifade ettikleri kıyafetlerin okullarda giyilmesini yasaklama kararı aldı. Bu karardan sonra, Türkiye’de “İki devlet tek millet” sloganı ile sahiplenilen Azerbaycan, bir anda öteki devlet olmuş, ülkemizdeki bir kısım yetkililer, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları gibi bazı çevrelerce, ‘İslam düşmanı, İsrail dostu’ protesto ve sloganlarıyla kınanmıştır. Azerbaycan’ın bu söylemlere sert cevaplarla karşılık vermesi üzerine, Türkiye siyasetinde tepkiler, ılımlı söylemler ile yumuşak adımlara evirilmiştir.

Gerek Tacikistan ve gerekse Azerbaycan, başörtüsü ve tesettüre ilişkin yasaklama kararlarının alınmasında, yabancı aktörlerin, ülkelerinde Ortadoğu tarzı teokratik modellerin teşvik edilerek, kendilerini zayıflatmak için, dini bir araç olarak kullandıklarını belirtmişlerdir!

Bu söylemdeki, yabancı aktörlerin, güya İslami şeriatla yönetilen; Tacikistan’a komşu olan ve Tacikistan’la aynı mezhepteki Afganistan ile Azerbaycan’a komşu olan ve Azerbaycan’la aynı mezhepteki İran olduğu açıktır. Ayrıca Afganistan ve İran’ın, komşuları Tacikistan ve Azerbaycan’daki bazı çevreler ile grupları, ülke yetkililerinin başörtüsüne ve İslam’a karşı olduğu şeklinde kışkırtıp, ideolojik kampanyalar yürüttükleri de ifade edilmiştir.

O İran ki; Mahsa Amini adındaki kadın vatandaşını, 2022 yılında, başörtüsünü kurallara uygun takmadığı gerekçesiyle, polis gözetimindeyken dövülerek ölümüne sebep olunmuşken, ABD tehdidi altında olduğu günümüzde, ülke birliğini korumak adına(!), sokaklarında başörtüsü takmayanlara dahi müdahale edilmiyor. Demek ki, uğruna kendi vatandaşının katlini dahi mubah gören İran, işine gelmediği zaman başörtüsünden de vazgeçebiliyormuş!

Demokrasinin olmadığı; Gerek Osmanlı, gerek Çarlık Rusya’sı ve gerekse günümüzdeki Tacikistan ve Azerbaycan’da, ulusal kültür ve birliğin korunması adına, giyim kuşama ilişkin idari tedbirlerin alınmasındaki gerekçelerin ortak noktaları, teokratik veya tek adam rejimleri ile yönetiliyor olmaları ve bundan dolayı da dış müdahalelere açık olmalarıdır!

Bütün bu örneklerde açık olan bir başka gerçek; “kafanın içini değiştirmek için, öncelikle kafadakinin(türban vb.) değiştirilmesi” yolunun tercih edilmesidir. Bu tercihle zihniyetin (kafanın içinin) dönüştürülüp, inançlar ve düşünce kalıplarının değiştirilmesi amaçlanmaktadır!

Türkiye’de de 28 Şubat kararları olarak anılan 1997’deki tedbirlerle başörtüsünün yasaklanmasına tepki olarak, ülkemizde iktidarın karşı siyasi görüşle değişmesi ve her fırsatta başörtüsünün siyasi argüman olarak kullanılıp, kullanımının yaygınlaştırılması için çaba gösteren çevrelerin uygulamaları, bu değerlendirmeyi haklı çıkarmıyor mu?

Başörtüsünün, siyasi veya bir kısım çevrelerin propaganda aracı olarak kullanılmayıp, kadınlarımızın inançları ve kültürel değerleri gereği, kabul gördüğü yılları aramamak elde değil.

Türkiye gibi, demokrasi ile yönetilen ve yasalarında anayasamızın 24. Maddesindeki “herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” ilkelerinin güvenceye aldığı; ibadet serbestisi, dinin istismar edilemeyeceği, kimsenin inancından dolayı kınanamayacağı vb. temel haklarının eksiksiz uygulandığı ülkelerde ise tek adam ve teokratik yönetimlerin olamayacağı gibi, Afganistan ve İran gibi teokratik devletlerin, ülkelerinin iç işlerine etkilerinin de olamayacağını, okuyucularımızın takdirlerine sunuyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Selim Kaplan Arşivi

Kendimizi seviyor muyuz?

15 Eylül 2026 Salı 00:02

Nebbaşlara rahmet okutmasak mı?

08 Eylül 2026 Salı 00:02

Ortadoğu’da kıyamet kopmayacak

25 Ağustos 2026 Salı 00:03

Sünni Dolunayı yolunda ilk imzalar

18 Ağustos 2026 Salı 00:02