Yasemin Kürmancı
Üniformanın İçindeki Kadın Emeği

Bir kadının hayatındaki değişimi bazen sahip olduğu unvanlara bakarak anlayamazsınız.
Nereden başladığına bakmanız gerekir.
İlkokul mezunuyken evlenen, hamileyken yeniden eğitim hayatına başlayan, liseyi dışarıdan tamamlayan, KPSS’ye giren, dört yaşındaki oğluyla başka bir ilçede yeni bir hayat kuran, çalışırken üniversite bitiren, yüksek lisans yapan ve bugün zabıta komiseri olarak görevine devam eden bir kadından söz ediyorum.
Amed Radyo’da “Yasemin’le Bugün” programında konuğum Kızıltepe’de zabıta komiseri olarak görev yapan Şebnem Tarıncıydı.
Zabıtalığı, sahada karşılaştığı zorlukları, vatandaşla kurulan iletişimi, kent yaşamındaki sorumluluklarımızı ve kadınların çalışma hayatındaki yerini konuştuk.
Sohbet ilerledikçe aslında konuştuğumuz şeyin yalnızca bir meslek olmadığını fark ettim.
Konu, bir kadının hayatına yeniden yön verebilme cesaretiydi.
Ve belki de en önemlisi şuydu:
İnsan hayatına nereden başladığını seçemeyebilir ama nereye doğru yürüyeceğini değiştirebilir.
Zabıta Yalnızca Ceza Yazan Kişi Değil
Zabıta denildiğinde çoğumuzun aklına ilk gelen şey denetim ve ceza.
Bir iş yerine giren ekip…
Kaldırım işgalini kontrol eden görevliler…
Pazarda yapılan denetimler…
Oysa Şebnem Tarıncı’yı dinlediğimde mesleğin vatandaşın günlük hayatında düşündüğümüzden çok daha geniş bir yere sahip olduğunu gördüm.
Çöp şikâyetlerinden kaldırım işgallerine, fırınların hijyeninden ekmek gramajına, ruhsat kontrollerinden seyyar satıcılara, gürültüden pazar yerlerine kadar kentin günlük düzenini ilgilendiren birçok konu zabıtanın çalışma alanında.
Tarıncı’nın söylediği gibi:
“Zabıta hayatın her alanına dokunuyor.”
Aslında biz çoğu zaman zabıtayı sorun ortaya çıktığında görüyoruz.
Ama yapılan işin arkasındaki iletişimi, ikna çabasını ve aynı adrese tekrar tekrar gitmek zorunda kalan görevliyi görmüyoruz.
Ceza Yazmak Sorunu Çözüyor mu?
Sohbetimiz sırasında Şebnem Tarıncı’nın üzerinde en fazla durduğu konulardan biri vatandaşla iletişimdi.
Çünkü ona göre bir sorunu yalnızca ceza yazarak ortadan kaldırmak her zaman mümkün değil.
Şöyle söylüyor:
“Vatandaşla konuşmadan, onu ikna etmeden istediğiniz kadar ceza yazın. Sadece ceza yazmış olursunuz.”
Bu cümleyi önemli buluyorum.
Çünkü bazen kuralları uygulamakla sorunu çözmek arasında fark vardır.
Bir kişi sokağa çöp atıyorsa ceza yazabilirsiniz.
Ama o kişi ertesi gün aynı davranışı sürdürüyorsa sorun gerçekten çözülmüş müdür?
Tarıncı’nın yaklaşımı önce konuşmak, anlatmak ve ikna etmeye çalışmak.
Ceza ise gerektiğinde kullanılan bir yaptırım.
Kendi ifadesiyle amacı yaranın üzerine geçici bir bant yapıştırmak değil, sorunu mümkün olduğunca kökten çözmek.
Bence kamu hizmetinde vatandaşla kurulan ilişkinin önemli taraflarından biri de bu.
Yetki bazen ceza yazabilmektir; sorumluluk ise o cezaya gerek kalmadan sorunu çözebilmektir.
Öfkeli Vatandaşın Karşısında Sakin Kalabilmek
Zabıtalık masa başında yapılan bir meslek değil.
Sokaktasınız.
İnsanlarla doğrudan temas halindesiniz.
Ve karşınızdaki insan her zaman sakin olmayabiliyor.
Şebnem Tarıncı, resmi üniformayı gören bazı vatandaşların daha konuşma başlamadan gerilebildiğini anlatıyor.
Bu nedenle zabıtanın yalnızca mevzuatı bilmesinin yeterli olmadığını düşünüyor.
Sabırlı olması gerekiyor.
İletişim kurabilmesi gerekiyor.
Öfkesini kontrol edebilmesi gerekiyor.
Karşısındaki insan bağırdığında aynı şekilde karşılık vermemesi gerekiyor.
Tarıncı bunu anlatırken dikkatimi çeken bir cümle kullandı:
“Biz sadece kalemimizi konuştururuz.”
Bazen bir kamu görevlisinin gücü sesini yükseltmesinde değil, yükseltmemesinde ortaya çıkıyor.
Kadın Zabıta da Varmış
Bugün kadınları polis, asker, şoför, mühendis, teknisyen ve daha birçok alanda görüyoruz.
Ama bazı meslekler hâlâ zihnimizde erkeklerle özdeşleşmiş durumda.
Zabıtalık da bunlardan biri.
Şebnem Tarıncı dokuz yıl önce Kızıltepe’de göreve başladığında kadın zabıta görmek birçok insan için alışılmış bir durum değilmiş.
Öyle ki bir doktorun bile kendisine:
“Kadın zabıta da varmış.”
dediğini anlatıyor.
Bugün bu durum Kızıltepe’de büyük ölçüde değişmiş.
İnsanlar onu tanıyor.
Üniformasına alışmışlar.
Ama bu alışma süreci kolay olmamış.
Bir Piknik Tüpü, Bir Hakaret ve Dokuz Yıllık Tecrübe
Tarıncı’nın mesleğinin ilk yıllarından anlattığı bazı olaylar sahada çalışmanın başka bir yüzünü gösteriyor.
Bir market denetiminde çok sayıda tarihi geçmiş ürün tespit ediyorlar.
İşletme sahibi öfkeleniyor.
Ve bir anda küçük bir piknik tüpünü Tarıncı’nın üzerine fırlatıyor.
Kendini kenara çekmese tüp kendisine isabet edecek.
Başka bir kaldırım işgali denetiminde ağır hakaretlere maruz kalıyor.
Bir dilenci denetimi nedeniyle gece yarısına kadar karakolda kaldığı da oluyor.
Bugün bunları oldukça sakin anlatıyor.
Ama bana göre bu örnekler sahada çalışan kadınların görünmeyen taraflarından birini gösteriyor.
Bir kadını üniformasıyla gördüğümüzde yalnızca yaptığı işi görüyoruz.
O üniformanın içinde bazen korkusunu bastırmak zorunda kalan, bazen hakareti kişiselleştirmemeyi öğrenen, bazen de ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi yeniden görevine çıkan bir insan olduğunu unutuyoruz.
Üç Kadın, Onlarca Erkek
Şebnem Tarıncı’nın dikkat çektiği başka bir mesele ise kadın zabıta sayısının azlığı.
Çalıştığı yerde kendisiyle birlikte yalnızca üç kadın olduğunu söylüyor.
Bu sayı yalnızca kadınların meslekteki temsili açısından önemli değil.
Güzellik salonlarının, kadın kuaförlerinin ve bazı dilenci vakalarının denetlenmesi gibi görevlerde kadın personele doğrudan ihtiyaç duyulabiliyor.
Tarıncı bu nedenle kadınların zabıtalıktan çekinmemesi gerektiğini düşünüyor.
Çünkü ona göre mesele “erkek işi” ya da “kadın işi” değil.
Mesele işi öğrenmek ve hakkıyla yapmak.
Bu noktada söylediği bir söz de önemliydi:
“İşinizin hakkını verdiğiniz zaman kadın olsun erkek olsun ilerliyorsunuz.”
İlkokul Mezuniyetinden Zabıta Komiserliğine
Beni bu röportajda en fazla düşündüren bölüm ise Şebnem Tarıncı’nın eğitim hikâyesi oldu.
Evlendiğinde ilkokul mezunuydu.
Hamile kaldığında dışarıdan lise okumaya başladı.
Liseyi bitirdi.
KPSS’ye girdi.
Kızıltepe’ye atandı.
Dört yaşındaki oğluyla, ailesinin olmadığı bir ilçede yeni bir hayat kurdu.
Ama burada durmadı.
Üniversiteye devam etti.
Sosyal Hizmet bölümünü bitirdi.
Üstelik yalnızca derslerini geçmeye çalışan bir öğrenci olmadı. Onur belgeleri aldı, üçüncü sınıfta yılın onur öğrencisi seçildi.
Ardından yüksek lisans yaptı.
Görevde yükselme sınavına hazırlandı.
Ve zabıta komiseri oldu.
Bütün bunları yaparken çalışmaya ve oğlunu büyütmeye devam etti.
Kendi hayatını anlatırken söylediği şu cümle aslında bütün hikâyesini özetliyor:
“Benim hayat felsefem, ne iş yaparsam yapayım elimden gelenin en iyisini yapmak oldu.”
Anne, Çalışan, Öğrenci… Hepsi Aynı Kadın
Kadınların çalışma hayatından söz ederken bazen yalnızca işe gidip gelmelerini konuşuyoruz.
Oysa birçok kadın için mesai iş yerinden çıktığında bitmiyor.
Ev var.
Çocuk var.
Eğitim varsa dersler var.
Ertesi gün yeniden başlanacak bir çalışma hayatı var.
Tarıncı, dört yaşındaki oğluyla Kızıltepe’ye gittiğinde ailesinden uzakta bütün bunları aynı anda yürütmek zorunda kalmış.
Çocuğunun eğitimiyle ilgilenmiş.
Kendi eğitimini sürdürmüş.
Çalışmış.
Sınavlara hazırlanmış.
Bugün geriye dönüp baktığında en fazla gurur duyduğu şeyin ne olduğunu sorduğumda ilk cevabı mesleği olmadı.
“Anne olmak.”
dedi.
Ardından mesleği açısından da bulunduğu noktaya kendi emeğiyle geldiğini ve bununla gurur duyduğunu söyledi.
Bence kadın emeğini anlatırken tam da bu görünmeyen yükü konuşmamız gerekiyor.
Çünkü bazen bir kadının aldığı diploma yalnızca eğitim başarısını göstermez.
O diplomanın arkasında uykusuz geceler, çocuk sorumluluğu, iş hayatı ve vazgeçmemek için verilen başka mücadeleler de vardır.
“İnsan Hiçbir Zaman Duran Bir Varlık Olmamalı”
Şebnem Tarıncı bugün yüksek lisans mezunu ve zabıta komiseri.
İnsan böyle bir noktaya ulaştığında artık yeter diyebilir.
Ama o demiyor.
Şu anda İngilizce öğreniyor.
A1 seviyesini tamamlamış.
A2 eğitimine devam etmek istiyor.
Mesleğinde ise bir sonraki hedefi zabıta amirliği.
Görevde yükselme sınavı açıldığında hazırlanıp sınava girmek istediğini söylüyor.
Bunun nedenini ise tek bir cümleyle açıklıyor:
“İnsan hiçbir zaman duran bir varlık olmamalı.”
Bu sözün yalnızca eğitimle ilgili olduğunu düşünmüyorum.
Bazen hayat bizi belli bir yere koyuyor.
Ve zamanla bulunduğumuz yerin değişmez olduğuna inanmaya başlıyoruz.
“Ben artık okuyamam.”
“Bu yaştan sonra olmaz.”
“Çocuğum var.”
“Çalışıyorum.”
“Ben yapamam.”
Belki de insanın önündeki en büyük engellerden biri zaman zaman kendi kendisine kurduğu bu cümleler.
Tarıncı’nın hikâyesi ise bunun tersini söylüyor.
Bir Şikâyetin Arkasından Çıkan Hayat
Zabıtalık bazen bir çöp şikâyetinden, kaldırım işgalinden ya da gürültüden ibaret görünür.
Ama gidilen her adresin arkasında başka bir hayat vardır.
Tarıncı’nın anlattığı bir olay beni özellikle etkiledi.
Bir gün hayvan kokusu şikâyeti üzerine bir eve gidiyorlar.
Şikâyet edilen yerde bir kadın, çocukları ve yatağa bağımlı genç eşi yaşıyor.
Kadın eşine bakıyor.
Çocuklarını büyütüyor.
Evin bütün sorumluluğunu taşıyor.
Bir yandan da beslediği tek bir inekle aile ekonomisine katkıda bulunmaya çalışıyor.
Üstelik ev ve hayvanın bulunduğu alan son derece temiz.
Daha sonra şikâyeti yapan kişinin, yatağa bağımlı adamın kendi babası olduğu ortaya çıkıyor.
Tarıncı bu olayı anlatırken şöyle dedi:
“Elin kızı onun yatalak oğluna bakıyordu, çocuklarına bakıyordu, bir inek besleyerek evin geçimine destek oluyordu.”
Bazen bir kapıyı görev gereği çalarsınız.
Ama o kapının arkasında karşınıza bir insanın bütün mücadelesi çıkar.
Belki de bazı mesleklerin insana öğrettiği en önemli şeylerden biri budur:
Her şikâyetin bir dosya numarası vardır ama her dosyanın arkasında bir insan hikâyesi bulunur.
Dükkanın İçi Senin, Kaldırım Vatandaşın
Sohbetimizin sonunda vatandaş olarak bizim sorumluluklarımızı da konuştuk.
Çöp…
Kaldırım işgalleri…
Yol işgalleri…
Lokantaların masa ve sandalyelerle kaldırımları kapatması…
Tarıncı’nın esnafa sık sık söylediği bir cümle var:
“Dükkanın içi senin. Kaldırım vatandaşın. Yol arabanın.”
Aslında kent yaşamının en basit kurallarından biri bu.
Ama bazen en basit kuralları uygulamak için bile birilerinin bizi uyarmasını bekliyoruz.
Çöpümüzü yere atmamak için zabıta görmemize gerek olmamalı.
Dolmuşun klimasını açmak için ceza tehdidine ihtiyaç duyulmamalı.
Kaldırımı işgal etmemek için denetim ekibinin gelmesi beklenmemeli.
Çünkü kent yalnızca belediyenin değil.
Kent, orada yaşayan herkesin ortak alanı.
Son Söz
Şebnem Tarıncı’yla sohbetimiz bittikten sonra aklımda onun söylediği bir cümle kaldı:
“Kadınlar her işi yapabilir.”
Bu cümleyi önemli yapan, yalnızca söylenmiş olması değil.
Bunu söyleyen kadının hikâyesi.
Evlendiğinde ilkokul mezunuydu.
Bugün yüksek lisans mezunu bir zabıta komiseri.
Dört yaşındaki çocuğuyla başka bir ilçede yeni bir hayata başladı.
Çalıştı.
Okudu.
Anne oldu.
Sınavlara hazırlandı.
Sahada görev yaptı.
Hakaretle karşılaştı.
Zorluk yaşadı.
Ama yürümeye devam etti.
Şimdi İngilizce öğreniyor.
Bir sonraki hedefinde zabıta amirliği var.
Kadın emeğini görünür kılmak gerektiğini söylerken tam olarak bundan söz ediyorum.
Çünkü kadın emeği yalnızca fabrikada, tarlada, ofiste ya da evde değil.
Bazen üniformanın içinde.
Bazen bir denetim sırasında.
Bazen gece herkes uyuduktan sonra açılan bir ders kitabının başında.
Bazen de çocuğunu büyütürken kendi geleceğini yeniden kurmaya çalışan bir kadının hayatında.
Şebnem Tarıncı’nın hikâyesi bana bir kez daha şunu düşündürdü:
Bir kadının bugün nerede olduğuna bakmadan önce, oraya gelmek için hangi yollardan geçtiğine bakmak gerekiyor.
Çünkü bazı başarılar yalnızca ulaşılan makamla ölçülmez.
Bazen asıl başarı, hayat size defalarca durmanız için neden sunarken yürümeye devam etmektir.
Ve belki de başka bir kadına bırakılabilecek en güçlü cümle şudur:
“Ben yapabildiysem, sen de kendi yolunu açabilirsin.”
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.