1. YAZARLAR

  2. Şeyhmus DİKEN

  3. Köprü altı kapkara!
Şeyhmus DİKEN

Şeyhmus DİKEN

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Köprü altı kapkara!

A+A-

 

 

Şehrin “Diyarbakır” oluşu hepi topu 80 yıllık hikâye. Cumhuriyetin ilanından 15 yıl sonra resmi devlet idaresinin koyduğu isim Diyarbakır. Oysa tarihi seksen yılın yüzle çarpımı, hatta hinterlandı ile bakarsak yüzeli ile çarpımı olan 12 bin yıl evveline gittiğimizde şehrin şeceresinde Ahmed Arif’in kavlince Diyarbakır “dünkü çocuk sayılır”…

Değil mi ki! Amid, Amida, Dikranagerd, Kara Amid, Diyarbekir, Amed ve Diyarbakır…

İçinden, yanından, yakınından, yöresinden nehir geçen şehirler ilelebet nehirleriyle anılır, yâd edilirler. Bu sebeple şehrin hemen yanıbaşından geçen kadim Tigris, yani ezcümle Dicle Nehri şehre “can suyu” veren bir ab-ı hayattır.

Şehirle özdeş her kim var ise, tarih boyunca! Nehirle bir hikâyesi / hikâyeleri mutlaka vardır. Elli altmış yıl öncesine kadar suriçinde yaşayan bilcümle şehir sakinlerinin yazlık mekânıdır. Nehrin etrafında konumlanan Hewsel Bahçeleri tarih boyunca şehrin meyve-sebze ihtiyacına cevap veren mekânlardır. Bugün, taşımacılığın çok ileri boyutlara ulaşmasına ve dünyanın her yerinden her mevsim organik ya da değil bilcümle ürün şehre taşınıyor olmasına rağmen, şehrin kıt-kanaat ortamında ürettikleri yerli ürün olarak yine de ayrı yer tutar. Bu üretimin en canlı tanığı; Balıkçılarbaşından Melikahmet caddesine süzüldüğünüzde Malikê Ejder (doğrusu İştur) sokağının girişindeki Aşefçiler Pazarı’dır.

Dicle Nehrinin hemen yamacında denizden yüksekliği altıyüz metre olan ve Karacadağın püskürttüğü lavların akarak oluşturduğu bazalt plato üzerinde kurulan şehir mekân olarak insanla buluştuğu yıllardan bu yana nehri taşımacılıkta kullanmış.

Hayvan postlarının şişirilmesiyle oluşturulmuş keleklerle (bir nevi doğal sal) nehir üzerinde taşımacılık yapılmış.

İşte bütün bu hikâyenin tanığı kadim Ongözlü Köprüdür.

Kutsal kitaplarda adı geçen dört nehirden biri olan Dicle Nehri, Diyarbekir’in kahkülü ise, ongözlü köprü de gerdanlığıdır.

Her ne kadar da devletin resmi kayıtları köprünün yapılışını onbirinci yüzyıla Merwaniler dönemine kayıt düşürse de! Bundan 2.050 yıl evvel milattan önce 40’lı yıllarda Kral Manu döneminde üzeri tepsi gibi olan Kırklar Dağının düzündeki açık pagan ibadethanesine şehir halkı rahatlıkla gidip gelebilsin diye bir köprü yaptırmış…

Sonra, milattan sonra yani 512 yılında Roma-Bizans döneminde Kral 1. Anastasias daha büyükçe bir köprü yaptırmış. İşte bugün gördüğünüz şehirden girildiğinde orta gözüne kadar geniş olup orta gözeden sonra daralan köprü mimarisi o Roma-Bizans askeri dehasının ürünüdür.

Daha sonra 700’lü yıllarla birlikte Emeviler aynı noktaya daha da gelişmiş bir köprü yapar. Ve sonunda 1100’lü yıllarda Merwaniler şimdiki hâline kavuşturur köprüyü.

Yani özetle ben diyeyim ki şimdiki görünür hâliyle 2000 yıldır, ama siz deyin ki 1000 yıldır o bazalt taştan yapılma bir sanat harikası abide olarak orada duruyor ve her isteyen bu kadar bin yıldır da o köprüyü koruyor / kullanıyor.

Köprüye dair hafızamda çok hikâye var, onlar belki de uzun bir edebi metnin konusu olacak ilerde.

Ama şimdi köprü hayli tedirgin!

Bundan on yıl kadar önce köprünün hemen yanıbaşındaki tuğla ve kiremit ocaklarının yüklü tonajlı kamyonlarının üzerinden geçmesi nedeniyle köprünün iki ayağının taşıyıcı kolonlarında tahribat oluşmuştu. Bunun üzerine Karayolları çok duyarlı bir tavırla köprüyü onarıma almış. Büyükşehir Belediyesi de araç trafiğine kapatmış. Bununla da yetinmeyip bir kilometre kadar aşağısına trafik akışının sağlanması için yeni bir köprü yapmıştı.   

Üstüne üstlük köprünün iki kıyıdan sel sularının taşıdığı çamurlar, taşlar ve molozlarla tıkanan birkaç gözü sıkı bir çalışmayla temizlenmiş ve Dicle Nehrinin köprünün bütün gözelerinden akışı sağlanır olmuştu.

Bireysel hırs ve rantı kişisel çıkarına kullanmak her zaman büyük bela!

İşte o bela tez zamanda gelip Ongözlü Köprü ve çevresini de kuşattı. Son üç beş yıl içinde çeşitli isimler altında mantar gibi kafeler, çay bahçeleri işgalleri bitti nehrin kıyısında ve köprünün hemen ayakları dibinde.

Kayyım’dan önceki belediye başkanları yetebildikleri kadarıyla “işgal”i engellemeye çabaladılar. Ama her defasında belediyelerle diğer resmi kurumlar arasındaki koordinasyonsuzluk rantçıların giderek işgaline ortam hazırladı.

Şimdi yeni bir işgalin cenderesinde kadim On Gözlü Köprü…

İki yakadaki iki gözü adeta köreltilmiş. Yol yapılmış. Oturma mekânları oluşturulmuş. Resmen işgal edilmiş. Bir kadim nehre ve o nehirle kendini var eden köprüye, bundan da ötesi tarihe yapılmış en büyük saygısızlık.

Üstelik artık Belediyeler devletin elinde kayyımla yönetiliyor. KayyımBaşkanların iki dudağının arasından çıkacak söz “kanun” kudretinde kararname misali. Peki, ne bekliyorlar o halde, suyun kurutulup diğer gözlerinde doldurulmasını mı?

Köprünün sahibi Karayolları, çevre düzeninin sorumlusu başta Büyükşehir olmak üzere Belediyeler. Tabi bir de Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yerel birimleri var. Umarım bu kadar çok yetki sahibinin arasında “Köprümüz” güme gitmez.

İzinli mi, İzinsiz mi kapatılmış köprünün o gözleri, bilmiyoruz. İzinsiz kapatılmış ise kurumların ihmali var. Hemen müdahale ederek çözümü mümkün! İzinle ya da  kurumların bilgileri dahilinde yapılmış bir “iş” ise işte o asıl büyük felaket…

Şehrin ortak rantiyesi, hafta sonları gezinti alanı bu kıymetli yapıyı kişisel çıkarları uğruna “işgal” edenlere peşkeş çekmeye lütfen göz yummayın. Kırklar Dağı gözümüzün önünde bir “çıban” haline dönüştürüldü. Bari köprü elden gitmesin…

Şimdi Ongözlü Köprü Suzan’ın Türküsünü kendisi için söylüyor belki de;

Köprü altı kapkara / Ana gel beni ara / Gözlerime toprak doldu / Nehri akıt sen sula…

 

14 Mart 2017 Diyarbekir  

Şeyhmus Diken

Bu yazı toplam 4793 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.