TÜRKİYE EĞİTİM SİSTEMİNİN LAİKLİK SORUNSALI (2)
Tarihsel olarak uzun sayılacak bir zaman diliminde etkili olan Osmanlı imparatorluğu, sanayileşmeyle ilgili önlemleri zamanında alamamış. Bu arada sürekli gelişmekte olan sanayi sermayesinin, hammadde kaynakları ve yeni pazar arayışları başlamış. Bu arayışların ve Avrupa’da 1789 sonrası milli devletler kurulmasının etkisiyle imparatorluk bünyesindeki mensubiyeti farklı toplulukların milli devlet kurma amaçlı girişimleri alenileşmiş. Bu girişimler emperyalistlerin de desteğiyle yürütülmüş. Savaş sanayisinin gelişmesini de sağlayan bu destekler, yeni yeni uluslararası ittifakları ortaya çıkarmış.
İmparatorluğun Muasırlaşma adını verdiği yönetimin temelini oluşturacak hukuki düzenlemeler yapılmamış ve buna uygun yönetim benimsenmemiş. Ekonomide dışa bağımlılık artarak devam etmiş. Bu olumsuzluklar 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra İmparatorluk bünyesindeki hasarları onarılamaz boyuta taşımış. Bu vaziyette, 20. yüzyıl başında emperyalizmin çıkardığı büyük paylaşım savaşının tarafı olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 1. Büyük Paylaşım Savaşı’nın getirdiği yıkımın yarattığı hasarların arasında meşakkatli mücadeleler sonucu kurulmuştur. İmparatorluk geleneğinden milli devlete geçiş süreci olarak adlandırılacak bu zaman dilimi, devletin kuruluş kodlarının temellerinin atıldığı dönemdir. Kurucu irade olarak tanımlanan bu faaliyetler, İmparatorluk devlet kadrolarının üst kademe yöneticileri, askerler ve dönemin elit kesiminin temsilcileri tarafından yürütülmüştür. Bu kadronun neredeyse tamamı Avrupa’da tahsil görmüş insanlardan oluşmaktadır.
Bu kadronun "muasır medeniyet" hedefiyle kurduğu devlet, 100 yılı aşan birikimin ürünü yönetim uygulamalarıyla, şu sıralar, tedirginlik ve endişe yaratmaktadır. Tüm İslâm coğrafyasında da gözlenen bu endişenin kaynağı, dini kurallarla hayatı düzenlemeyi önceleyen siyasetin devletlere egemen olmasıdır. Dinin dokunulmazlığını kalkan olarak kullanmakta beis görmeyen yönetimlerin, günlük hayatı baskılarla belirlemeye başlaması, baskılarını kamufle etmek amacıyla kararlı şekilde dini değerlere ve din bilgini olarak lanse edilen şahsiyetlere başvurmaları endişeli zamanların sürekliliğine neden olmaktadır. Toplumun ekseriyeti, başka türlü hayatlara imkân tanımayan kararlılıkla hareket eden siyasi anlayışın egemenliğindeki yönetsel uygulamaların bunaltıcı sonuçlarıyla karşı karşıya kaldığını düşünmektedir.
Ekseriyetin yaşadığı endişeler ve kaygılarla ilgili sonuç, durum ya da değerlendirmeler üzerinden laiklik meselesini tartıştığımızda, kısır bir döngüye ve siyasetin günlük popülizmine teslim olunabilir. Bu sonuç belli bir sürecin ürünüdür. Bu verili durum çerçevesinde olayı değerlendirdiğimizde; Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devletin tek belirleyici olarak yapılandırdığı eğitim sisteminin tüm aşamalarındaki gelişmeleri ve süreci birlikte incelemek gerekir. Bu süreç, sancılı geçen savaş yıllarında ağır bedeller ödenerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu iradesinin ürünü, başta Anayasa olmak üzere iç hukukunda ve eğitim sisteminde laiklikle doğrudan ilgili düzenlemelerle başlamış. Bu nedenle, 100 yıllık süreci kapsayan bir zaman diliminde yapılan düzenlemelerin, hukuk ve eğitim alanında laiklik karşıtı uygulamaların nedenleri olarak tartışılagelenlerini kronolojik olarak incelemek gerekir.
1921 ANAYASASI DÖNEMİNDEKİ GELİŞMELER
1921 tarih ve 85 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda (1921 Anayasası) din eğitim ve öğretimiyle ilgili hüküm bulunmamaktadır.
3 Mart 1924’te; Hilafet kaldırıldı. Tevid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi. Şeriye ve Evkaf vekaletleri kaldırıldı. Türkiye’deki tüm ilmiye ve tedrisiye kurumları ile, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflarca idare edilen bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine bağlanmıştır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.