İhtimallerin Hayallerini Kuranlar
İnsanların çoğu yer içer, çalışıp bir şeyler yapar ve bol bol konuşur ama çok azı düşünür.
Dünyanın her yerinde böyledir bu; bizler tüm insanların aynı özelliğe sahip olduğunu var sayıp onları bir tek kalıba sokamayız.
Çünkü akıl, beceri, yetenek eşit yaratılmış ve dağıtılmış değildir; imkân ve ihtiyaçlar da öyle.
İnsanların tümünün dünyaya çıplak geldiği doğrudur, ama biri sarayda diğeri bir köy evinde veya yoksul evinde. Şimdi bu insanlar nasıl eşit ya da aynı olabilir?
Dahası, insanların fiziki özellikleri (boy, kilo, yaş, cinsiyet, deri rengi...), coğrafi mekânı (Avrupa, Afrika, Asya...), bilgi düzeyleri, yetenekleri, kültürel durumları ve alışkanlıkları da farklı farklıdır.
Bu farklı olanlar içerisinde çok daha farklı olanlar ise, hayatı görünür veya görünmez bir şekilde derinden etkileyen dâhilerdir. Tarihi süreç içerisinde toplumsal, siyasal, askeri, kültürel, bilimsel ve teknolojik gelişmeye en çok katkı sunanlar özgül ağırlığı olan bu insanlardır. Niteliksiz, kaba çoğunluğun, bence hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur insanlığın varoluş veya yok oluş sürecinde.
Dâhiler bilgi ağacının yüksek tepelerine, daha doğrusu kendi ilgi alanlarında bilginin yüce zirvesine çıkmış, ve doğanın vermiş olduğu yetenekleriyle ve azimli çalışmalarıyla edindikleri bilgiler sonucu tarihe mal olmuş şahsiyetlerdir. Bunlar hayal gücünü besleyen, ihtimallerin hayallerini kuran ender insanlardır; düşünceleri ve yaptıkları şeyler çok önemli olduğundan onların yerlerinin doldurmak çok zordur.
Onlar ezberci değildirler; başkalarının yazı ve düşüncelerini üzerinde düşünmeden aktarmazlar, kendileri ustalıkla ihtimallerin hayalini kurarlar. İmkânsız olan hiçbir şey gerçekleşmez denilse de onlar buna aldırmaz, kurbağa vakvaklaması yerine imkânsızı olur kılmaya çalışırlar. Kısacası hiçbir şey imkânsız değildir onlar için.
Düşüncenin önem taşıdığının ayırdında olan, bilgiyi baş tacı eden toplumlar böylesi insanlara gereksinim duymanın ötesinde el üstünde, baş üstünde tutar: insanın değerini yaptığı şeylerle ölçtükleri için.
Bizde ise, Osmanlı İmparatorluğu ve yüzyıllık Cumhuriyet döneminde genellikle farklı düşüncelere tahammül edilmediği için bilim insanları, düşünce üretenler, akademisyenler cezalandırıldı; tutuklandı, işten atılıp açlığa mahkûm edildi, sürgün veya muhacir oldu, başka ülkelerde çalışmak zorunda bırakıldı: tarihin özgürlük ve bilimin gelişme öyküsü olduğunu hep unutuldu.
Doğru, etik ve insani olmayan bu tutumla bir yere gidilemeyeceği görülmesine rağmen hâlâ neden bunda ısrar edilmektedir, anlamış değilim. Bu tutumun ziyankâr bir anlayışın ürünü olduğu, çağımızın gelişim çizgisine de ters düşen bir tutum olduğu görülmüyor mu?
Şayet bu tutumla korku yaratılmak isteniyorsa, bilmelidirler ki, korkunun olduğu yerde çürüme ve kokuşma oluşur. Çürüme ve kokuşmanın olduğu yerde ise özgüven olmaz, saygı ve özsaygı yitirilir.
Vicdan sahibi hiç kimse, bu nedenle, çürümeden yana bir tutum almamalıdır.
Akıl da bunu böyle söyler, hukuk da... Bunu iyice bir düşünelim.
Ve karanlıkta bütün renklerin kayıp olduğunu da...