Ruhun Yol Ayrımları ve Hikmeti
İnsanın ömründe öyle duraklar vardır ki, yol dışarıda değil içeride kesilir. Ayaklar yürür, hayat akmaya devam eder; fakat gönül bir yerde durur. İşte o duruş, Hakk’ın kuluna sorduğu sessiz bir sualdir.
Bu duraklar çoğu zaman bir eksiklikle gelir: bir kayıp, bir ayrılık, bir yoksunluk… İnsan zanneder ki başına bir musibet gelmiştir. Oysa bazen musibet sandığımız şey, nefsin fazlalıklarından arınmasıdır. Çünkü her doluluk hakikate engeldir; gönül, hafiflemeden yol alamaz.
Kalabalıklar içinde bile insan bu hâli tek başına yaşar. Dili susar, kalbi konuşur. Ama kalbin dili ağırdır; herkes işitemez. Gürültü artar, dünya hızlanır, fakat iç âlemde derin bir sessizlik başlar. İşte o sessizlikte insan, kendini değil; kendinden arta kalanı görür.
Bu bir imtihandır. Ama kazananı dışarıdan belli olmaz. Kimi, bu imtihanda isyan eder; başına geleni kaderden, zamandan, insanlardan bilir. Yarası büyür, kalbi katılaşır. Kimi ise sabre meyleder. Sabır dediğimiz şey, diş sıkmak değil; hikmeti beklemektir. Bekledikçe kalp incelir, inceldikçe hakikate yaklaşır.
Tasavvuf ehli der ki: “İnsan en çok kırıldığı yerden olgunlaşır.” Çünkü kırılmak, benliğin çatlamasıdır. Ben çatladığında, içeri nur sızar. Yaralar, insanı küçültmez; bilakis haddini bildirir. Haddini bilen, yolunu bulur.
Nice insan vardır ki, hayatının en ağır döneminden sonra sessizleşir. Daha az konuşur ama daha çok anlar. Daha az ister ama daha çok şükreder. Çünkü bilir ki, elinden alınanlar değil; elinde kalanlar kıymetlidir. Ve en kıymetli olan da, kendinden geriye kalan saf niyettir.
Belki de bütün yol ayrımları aynı kapıya çıkar: Teslimiyete. Direndikçe yorulan insan, teslim oldukça hafifler. Ve hafifleyen gönül, yükü değil; yolu görür.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.