Murat Araz

Murat Araz

Sadakatin trajedisi: Şehzade Mustafa ve gücün kullanılmayan hakkı

Sadakatin trajedisi: Şehzade Mustafa ve gücün kullanılmayan hakkı

Osmanlı tarihinin en ağır suskunluklarından biri, Konya ovasında kurulan bir çadırın önünde yaşandı. O çadır, yalnızca bir babanın oğlunu değil; bir imparatorluğun geleceğini de içine aldı. Şehzade Mustafa’nın ölümü, sıradan bir saray entrikasının sonucu değil; kullanılmayan gücün, yanlış yorumlanan sadakatin ve siyasette zaafın bedelidir.

Şehzade Mustafa, Osmanlı saltanat ailesi içinde belki de en geniş toplumsal mutabakata sahip isimdi. Ulema onu adaletle, bürokrasi istikrarla, asker liyakatle, halk ise umutla özdeşleştiriyordu. Bu, tesadüfî bir sevgi değildi; Mustafa, dönemin bütün güç odaklarının doğal olarak etrafında toplandığı bir figürdü. Yani gücü arayan değil, gücün kendisine aktığı bir şehzadeydi.

Tam da bu noktada tarih, onu acımasızca sorgular.

Çünkü Osmanlı siyaset geleneğinde güç, beklenmez; alınır. Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan indirmesi, ahlâkî değil ama siyasî olarak bir gerçekliktir. Devlet aklı, merhametten değil, devamlılıktan beslenir. Mustafa ise bu gerçeği bildiği hâlde, dedesinin yolunu takip etmedi. Babasına karşı bir hamle yapmadı. Yapmadığı bu hamle, onu erdemli değil; savunmasız kıldı.

Tarih boyunca tartışılan mesele tam da budur: Mustafa neden gücünü kullanmadı?

Bu soruya verilen romantik cevaplar vardır: Sadakat, itaat, babaya hürmet…

Oysa siyaset, romantizmi affetmez.

Mustafa, çevresinde biriken muazzam desteğin kendisini dokunulmaz kıldığı yanılgısına kapıldı. Bu, gücün verdiği özgüvenin, insanı yanlış okumaya sürüklemesidir. Oysa güç, insan fıtratına ilahî irade tarafından verilmiş bir nimet ise, bu nimet gerektiğinde kullanılmak içindir. Kullanılmayan güç, bir fazilet değil; bir zaaftır.

Konya’daki çadıra girmemesi gerektiği yönünde kendisine yapılan telkinler, sıradan uyarılar değildi. Askeri de, devlet adamları da, halkın vicdanı da ona aynı şeyi fısıldıyordu: “Gitme.”

Ama Mustafa gitti.

Çünkü o, hâlâ devletin bir baba-oğul meselesiyle yürütülebileceğine inanıyordu. Oysa imparatorluklar, duygularla değil; tedbirle ayakta kalır. Mustafa’nın yaptığı şey, cesaret değil; siyasî körlüktü.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, Mustafa’nın ölümü yalnızca bir şehzadenin kaybı değil; toplumun devlete olan güveninde açılan ilk derin çatlaklardan biridir. Halk, ilk kez bu kadar sevdiği bir figürün, bu kadar açık bir şekilde harcandığını gördü. Devletin “adalet” anlatısı yara aldı. Asker, liyakatin değil entrikanın kazandığını fark etti. Bürokrasi, sadakatin değil hizbin korunacağını anladı. Bu, bir çöküş değilse bile, çöküşün psikolojik başlangıcıdır.

Felsefî açıdan mesele daha serttir:

Devleti yönetmeye talip olan bir adam, zaafa düşmekten münezzeh olmak zorundadır. Çünkü zaaf, yalnızca bireyin değil; temsil ettiği bütün yapının çürümesidir. Mustafa’nın sadakati, kişisel bir erdem olarak değerlendirilebilir; fakat bir imparatorluk için ölümcül bir hatadır.

Belki de en acı gerçek şudur:

Şehzade Mustafa, yanlış bir şey yaptığı için değil; doğru zamanda doğru kötülüğü yapamadığı için öldü.

Tarih, iyi niyetlileri değil; doğru hamleyi yapanları yazar. Ve Osmanlı, o gün Konya’da sadece bir şehzadeyi değil; gücü nasıl kullanması gerektiğini bilen bir geleceği de kaybetti.

Bu yüzden Şehzade Mustafa’nın hikâyesi, bir ihanet destanı değil; sadakatin trajedisi olarak okunmalıdır. Ve her büyük devlet adamı için sessiz ama sert bir uyarı olarak kalmalıdır:

Güç, Yaratıcı’nın insana verdiği bir imkândır. Kullanılmazsa, önce sahibini; sonra devleti yok eder.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Murat Araz Arşivi
SON YAZILAR