Bir Kâse Aşure

Tek Tip Pilav Siyasetine Karşı Bir Kazan Manifestosu
Aşure Günü’nün tarihsel derinliği ve inanç dünyasındaki yeri tartışılmaz. Peşinen söyleyeyim:
Ben ilahiyatçı değilim. İnancın metafiziği üzerine hüküm vermek ilim ehlinin işidir; benim böyle
bir iddiam yok. Ben kazanın başına geçip mutfağa bakıyorum. Çünkü bazen kaynayan bir
kazanın söyledikleri, kürsülerin gürültüsünden daha dürüst, daha çıplaktır.
Yarın Aşure Günü. Ve bana göre aşure sadece bir tatlı değildir. O kazan, birlikte yaşamanın en
yalın ama en sert simülasyonudur. Farklı olanların aynı tencereye girdiği, ancak birbirini yok
etmeden, kendi karakterini koruyarak piştiği bir düzendir. Yani “aynılaşmadan bir arada
durabilmenin” mümkün olduğunun somut, lezzetli ve kadim bir delilidir.
Nohut, fasulye, incir, nar, gül suyu, portakal kabuğu…
Normal şartlarda birbirine yabancı, hatta yan yana gelmesi imkânsız görünen bu malzemeler,
aynı ateşte buluşur. Doğru oran tutturulmazsa lezzet kaçar; biri diğerini ezmeye kalkarsa aşure
bozulur. İşte tam da bu yüzden aşure, “çokluk içinde birlik” ilkesinin mutfaktaki sarsılmaz
karşılığıdır. Aynı malzemeleri sadece ezerek koysanız bir bulamaç olur; sadece pirinçte ısrar
ederseniz pilav. Aşureyi aşure yapan şey, her tanenin kendi kimliğiyle o büyük bütüne
katılmasıdır.
Toplum da böyledir. Kimimiz limon gibi keskin, kimimiz incir gibi ağırbaşlıyız. Bazılarımız
şekerli konuşur, bazılarımız nohut gibi sessizdir ama o görünmez dengeyi sağlar. Émile
Durkheim’ın “organik dayanışma” dediği şey tam olarak budur: Herkesin farklı olduğu, kendi
işlevini koruduğu ama kimsenin bir diğerinden vazgeçemediği o yaşayan organizma. Nohut
çıktığında eksikliği derhal fark edilir; tarçın fazla kaçarsa herkesin tadı kaçar.
Farklılıkların bir arada yaşayabilmesi için elbette ortak bir kazan gerekir. Aşureyi mümkün kılan
şey yalnızca çeşitlilik değil; o çeşitliliği aynı tencerede tutan ortak kurallardır. Hiçbir malzeme
diğerine dönüşmez ama hepsi aynı ateşte pişer. Toplumları ayakta tutan da tam olarak budur:
Kimliklerin değil, ortak hukukun birleştirici gücü.
Ne var ki bugün baskın olan siyasal akıl, bu toplumsal kazanı bir aşure tenceresi gibi değil; bir
homojenleştirme makinesi gibi kullanmak istiyor. Farklılıklar birer zenginlik değil, kontrol
edilmesi gereken riskler olarak kodlanıyor. Kazandaki her malzeme aynı renge, aynı tada, aynı
forma girmeye zorlanıyor. Toplum aşure olmaktan çıkarılıp, tek tip bir pilava
dönüştürülmek isteniyor. Lezzetsiz, kokusuz ama hizaya sokulmuş bir pilava.
Robert Putnam’ın uyarısı tam da burada yankılanır: Çeşitlilik kısa vadede sarsıcı olabilir; ancak
bir toplumu uzun vadede dirençli ve yaratıcı kılan en önemli unsurlardan biri, o çeşitliliğin
korunmasıdır. Aşure de hemen kıvam almaz; sabır ister, ağır ağır pişmek ister. Ama sabırsızyönetim aklı, sabırla pişen bir toplumun soracağı sorulardan ürktüğü için acele eder. Kazanı
kaynatmak yerine, malzemeyi ayıklamayı seçer.
Bazı taneleri “fazlalık”, bazılarını ise “tehdit” ilan edip kazanın dışına itenler, ortaya çıkan o
tatsız yığını “milli lezzet” diye sunarlar. Oysa bizim kadim tarifimiz yüzyıllardır ortadadır: Aynı
kazanı paylaşmak, aynı olmak demek değildir. Birbirinin tadını bastırmadan, rengini silmeden
birlikte var olmak mümkündür; hatta bu, ayakta kalmanın tek yoludur.
Nohut, fasulye, incir, nar, gül suyu, portakal kabuğu…
Bir kez daha bakalım o kazana. Hiçbiri diğerini yok etmiyor. Hiçbiri diğerinin tadını silmeye
çalışmıyor. Hepsi aynı ateşin hararetiyle olgunlaşıyor. Aşureyi mümkün kılan şey, birlik değil;
dengedir. Aynılık değil; birlikte pişme iradesidir.
Asıl sorun, kazanın altındaki ateşi körükleyen o ayrıştırıcı dildir; malzemeyi değil, ateşi
yönetenlerdir. Çünkü ateş yükseldikçe taneler birbirini suçlamaya başlar. Kaynama arttıkça
ayrışma derinleşir. Oysa yapılması gereken yeni tarifler yazmak değil; kazanın içindeki her bir
tanenin hukukunu savunmaktır.
Mesele basittir ama hayati:
Biz birlikte kaynamayı becerebilirsek aşure oluruz.
Ayrı ayrı yakılırsak, sadece buhar olup uçarız.
Çünkü buhar, geride yalnızca bir hatıra bırakır; aşure ise yaşanan bir hayattır.
Ve tarihin hiçbir döneminde buharın, bir toplumu ayakta tuttuğu görülmemiştir.
Zira hiçbir devirde tek tip pilavlar medeniyet kurmadı; medeniyetler, aynı kazanda birlikte
pişmeyi öğrenenlerin eseri oldu.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.