Eril kodların çeperlerini kırmak
Hayatın her alanında karar mekanizmaları denildiğinde zihnimizde beliren o ağırbaşlı,gri takım elbiseli ve çoğunlukla erkeklerden oluşan tablo bir tesadüf değil,yüzyıllardır titizlikle inşa edilen bir düzenin sonucu. Johanna Kantola’nın “Toplumsal Cinsiyetlendirilmiş Bir Alan” yaklaşımı da tam olarak bunu hatırlatıyor..
Sorun yalnızca kadınların görünür alanlarda AZ OLMASI değil,o alanların bizzat erkek egemen bir yapı üzerine kurulmuş olmasıdır.
2026 yılında hala şu soruyu tartışıyoruz:
Kadınlar yönetimin,siyasetin ve üretimin gerçekten öznesi mi, yoksa erkekler için tasarlanmış bir oyunun içinde sadece kendilerine yer açmaya mı çalışıyorlar?
Temsil Yetiyor Mu?
Uzun yıllar boyunca mesele yalnızca sayılar ve kotalar üzerinden konuşuldu. MECLİSTE KAÇ KADIN VAR?, ŞİRKETLERİN YÖNETİM KURULLARINDA KAÇ KADIN YÖNETİCİ KOLTUK SAHİBİ?, BÜROKRASİDE ÜST DÜZEY KADIN ORANI NE? soruları önemliydi ancak yeterli değildi.Çünkü temsil arttığında bile dil,çalışma biçimi ve karar alma mekanizmaları değişmedi.
Bugün dünya genelinde kadın lider oranları artıyor gibi görünse de,gücün merkezinde erkek egemen kültür varlığını aynen sürdürüyor. Türkiye’de de tablo çok farklı değil. Kadınlar hayatın içinde daha görünür hale geliyor fakat görünür olmak her zaman etkili olmak,karara ortak olmak anlamına gelmiyor.
Asıl mesele tam da burada başlıyor: Erkek kodlarıyla kurulmuş bir nizamda kadınlar,kendi kimlikleriyle ne kadar var olabiliyor?
Sistemlerin Dili Hala Eril
Siyasetten sivil topluma, bürokrasiden plazalara kadar güç alanlarının dili, sertlik,rekabet ve bitmek bilmeyen bir tahakküm gösterisi üzerinden şekilleniyor. Gece yarılarına uzanan mesai saatleri,kapalı kapılar ardındaki kulisler,hiyerarşik bariyerler ve eril networkler,bu egemen kültürü her gün yeniden üretiyor.
Bu nedenle mesele yalnızca kadınların masada yer bulması değil,o masanın nasıl kurulduğunu sorgulamaktır.Çünkü mevcut düzen değişmediği sürece, o yapılara giren kadınlardan çoğu zaman sistemin eril kurallarına uyum sağlaması,yani ERKEK GİBİ mücadele etmesi bekleniyor.
Bugün dijital çağda bile benzer bir duvarla karşı karşıyayız.Yapay zeka algoritmalarının ve dijital ekosistemlerin bile toplumsal cinsiyet önyargılarını ve yeni nesil şiddeti üretebildiği bir dönemde, sistemlerin kendiliğinden tarafsız ve eşitlikçi olmasını bekleyemeyiz. Demek ki sorun vitrin değil,sistemin yazılımı.
Bir başka önemli mesele ise KESİŞİMSELLİK.
Kadınları tek tip,homojen bir grup gibi görmek,toplumsal gerçekliği eksik okumaktır.Karar mekanizmalarında her kadının deneyimi ve karşılaştığı bariyer aynı değil.
Bugün şu soruları daha yüksek sesle sormak gerekiyor:Genç kadınlar o çok övünülen karar mekanizmalarında kendilerine yer bulabiliyor mu?
Başörtülü ya da başörtüsüz kadınların sesi kurumlarda eşit biçimde duyuluyor mu?
Engelli kadınlar,güvencesiz emekçi kadınlar veya farklı toplumsal kesimlerden gelenler o steril yönetim odalarında gerçekten temsil ediliyor mu?
Sistemler ancak bu farklı ve sarsıcı deneyimlere alan açtığında demokratikleşebilir.Aksi hâlde temsil, belirli bir seçkin çevrenin tekelinde kalmaya devam eder.
Artık Sadece Sandalye Yetmiyor
Savaşların, ekonomik krizlerin ve küresel iklim sorunlarının gölgesinde geçen bir çağda, kadınların varlığı artık bir NEZAKET veya lütuf meselesi değil,toplumların geleceği açısından bir hayatta kalma zorunluluğudur.
Bu yüzden bugün ihtiyaç duyduğumuz şey,yalnızca kadınlara vitrinde birkaç sandalye daha ayrılması değildir.
Siyasette,bürokraside, çalışma hayatında ve STK'larda o masanın eril çeperlerini kökten kırmak gerekiyor.
Artık sadece o masalarda oturmak istemiyoruz,masanın tasarımını, dilini, kurallarını ve felsefesini değiştirecek ortak bir iradeye ihtiyaç duyuyoruz.
Toplumsal cinsiyetin bir engel değil,hayatın her alanında demokratik bir zenginlik olarak görüldüğü bir geleceğe uyanmak dileğiyle…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.