FOTOĞRAFLARIN ANLATTIKLARI: Savaşın Sessiz Tanıkları
Bir fotoğraf, savaşın rakamlara sığmayan yüzünü anlatır.
Ramazan Öztürk
Bu fotoğraf, savaşın istatistiklere sığmayan, sayılara indirgenemeyen yüzünü anlatıyor. Burada bir “kayıp” değil, bir insanın eksilen hayatı var.

Fotoğrafı 2008 yılında, Afganistan’ın Başkenti Kabil’deki Ali Abad Hastanesi’nde çektim.
Adamın yüzüne dikkatle bakınca ilk hissettiğim şey acıdan çok yorgunluk vardı. Sanki bu kaybı kabullenmiş ama onunla yaşamayı henüz tam öğrenememiş bir ruh halinde gibiydi… Başını protez bacağına yaslamıştı çünkü O artık sadece bir uzuv değil, hayatının merkezine yerleşmiş bir gerçeklikti. Bir yastık gibi… ama aynı zamanda sırtında bir yüktü.
Ellerinin duruşu da çok şey söylüyordu. Sert, nasırlı, çalışmaya alışık eller… Bu da onun bir zamanlar aktif, üretken bir hayatı olduğunu düşündürüyordu. Şimdi ise o hayat, bir eksiklikle yeniden kurulmaya çalışılıyordu.
Demek ki savaş her ne kadar karanlık bir şey olsa da insan yüzü hâlâ ışığı taşıyabiliyor.
Ve belki de en çarpıcı olan şudur:
Bu fotoğraf acıyı bağırmıyor, fısıldıyor.
Çünkü bu sadece bir “görüntü” değil, bir tanıklık. Bu karede dramatik bir kurgu yok, hayatın kendisi var.
Bu yüzden “Savaşın kazananı olmaz” diyorum.
Bazıları güçlü olan tarafın galip geldiğini, savaşı kazandığını düşünebilir. Ama gerçek öyle değildir.
Mesela İkinci Dünya Savaşı’nı ele alalım…
Nazi rejimi birçok Avrupa ülkesini işgal ederek başladı, ardından Sovyet topraklarına girdi. Altı yıl süren bu büyük yıkımda yaklaşık 70 milyon insan hayatını kaybetti. Milyonlarcası yaralandı; aç kaldı, evsiz ve yurtsuz bırakıldı.
Savaşın sonunda Almanya’da bombalanmamış neredeyse tek bir şehir kalmamıştı. Yüz binlerce sivil yaşamını yitirdi. Hitler’in Nazi Almanya’sı geri çekilmek zorunda kaldı ve teslim oldu. Dünya ise derin bir ekonomik çöküşün içine sürüklendi.
Peki geriye ne kaldı?
Harabeye dönmüş şehirler…
Yitip giden hayatlar…
Ve hayatta kalanların ruhuna kazınan derin travmalar…
Yani aslında bütün taraflar en değerli varlıklarını —insanlarını— kaybetti.
Afganistan’ı düşünün…

Yıllarca süren savaşlarda yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Sovyet işgaliyle başlayan süreç, iç savaşla devam etti. Ardından radikal Taliban rejimi, 11 Eylül saldırıları ve Amerika’nın müdahalesi… Ve sonunda yeniden Taliban’ın geri dönüşü.
Her çatışma yeni hayatları söndürdü.
Ülke, bir türlü karanlıktan çıkamadı.
Göçler, açlık, hastalık…
Ve yarının ne getireceği bilinmeyen bir hayat…
Uyuşturucu, bu karanlığın en derin yaralarından biri oldu.
Bir yanda milyarlar kazanan baronlar, diğer yanda o zehrin pençesine düşen çocuklar…
Savaş baronları ile uyuşturucu baronları aynı karanlıkta buluştu.
Taliban’ın yeniden gelişiyle birlikte özellikle kadınların hakları bir kez daha yok sayıldı. Onlar, adeta hayatın dışına itilmiş birer gölgeye dönüştürüldü.
Bugün Afganistan’da hâlâ yüz binlerce insan sakat yaşıyor.
Bu, savaşın ve karanlık rejimlerin geride bıraktığı ağır bir miras…

Savaş, İnsan Üzerinden Yazılır
Bu fotoğrafı çektiğim yer, Birleşmiş Milletler destekli büyük bir sağlık kompleksiydi. Ortopediden psikiyatriye, protez üretiminden fizik tedaviye kadar 22 ayrı merkezden oluşuyordu. Her gün yüzlerce savaş mağduruna hizmet veriliyordu.
Ama burayı asıl farklı kılan başka bir şeydi…
Bu hastanede çalışanların tamamı, savaşın sakat bıraktığı insanlardı.
Başhekiminden ortopedistine, hemşiresinden temizlik görevlisine kadar herkes ya bir kolunu ya da bir bacağını kaybetmişti.
Bir zamanlar tedavi olmak için geldikleri bu yerde, şimdi kendileri gibi yüzlerce insana umut oluyorlardı.
Hastanede uygulanan sistem dikkat çekiciydi:
Uzun süren tedavi sürecinde hastaların psikolojik durumları ve yetenekleri değerlendiriliyor, uygun görülenlere iş teklif ediliyordu. Kabul edenler, Kızılhaç’ın denetiminde 1 ila 5 yıl süren eğitimlerden geçiyordu. Eğitim sonunda kimi fizik tedavi uzmanı, kimi protez teknisyeni, kimi hemşire ya da hastabakıcı oluyordu.
Yani herkes, kendi yarasından başkasına çare üretiyordu.
Bacağını kaybetmiş doktorlar, yine bacaklarını kaybetmiş hastaların tedavisiyle ilgileniyordu.
Hani derler ya: “Damdan düşenin halini damdan düşen anlar.”
Burada bu söz, gerçeğin ta kendisiydi.
Protez atölyelerinde çalışanlar da kendi eksik uzuvlarıyla başkalarına umut üreten insanlardı.

Bitmeyen Yıkımın İnsanları
“Kırılma Noktası” belgeselinde bu hastaneyi konu almıştım. ( O yıl Gazeteciler Cemiyeti tarafından "Yılın Haber Belgeseli Ödülü" verildi.)
Hastanede her yaştan insan vardı…
Kimi protezini yenilemek için gelmişti, kimi ağrısını dindirmek, kimi de sadece kontrol için…
Ve çocuklar…
Daha hayatın başında, bacağını kaybetmiş çocuklar…
Orada gördüklerim, savaşın ne kadar acımasız ve kirli olduğunu bir kez daha yüzüme çarptı. İnsan hayatında bıraktığı izlerin silinmediğini, silinemeyeceğini yüreğim sızlayarak gördüm.
Hastane bahçesinde dolaşırken onu fark ettim.
Protez bacağını başının altına koymuştu.
Bir yastık gibi…
Uyuyordu.
Fotoğraf çektiğimi fark edince başını kaldırdı.
O an, fazla söze gerek bırakmayan bir enstantaneydi.
Çünkü yüzünde…
Savaşın bütün ağırlığı vardı.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.