Şiddetin Kaynağını Yanlış Yerde Arıyoruz
Son dönemde art arda yaşanan okul temelli şiddet olayları, bireysel patolojiyle açıklanamayacak kadar derin ve yapısal bir soruna işaret etmektedir. Buna rağmen tartışma hızla “failin psikolojisi”ne indirgenmekte; böylece şiddeti besleyen sosyal, ekonomik ve siyasal koşullar görünmez hale gelmektedir. Oysa şiddet, çoğu zaman bireysel kırılganlıkların derinleşen toplumsal eşitsizlikler içinde birikerek şekillendiği çok katmanlı bir olgudur.
Bugün bazı çocuklar hayata sınırlı imkânlarla başlarken, bazıları çok daha geniş olanaklar içinde yetişmektedir. Bu fark yalnızca ekonomik değildir; kimin destek göreceğini, kimin fark edileceğini, kimin sistemli biçimde göz ardı edileceğini de belirler. Sürekli geri planda bırakılan, ihtiyaçları görülmeyen ve değersiz hissettirilen bir çocuk için öfke, zamanla yalnızca bir duygu olmaktan çıkarak bir tepki biçimine dönüşür ve bu birikim, uygun koşullarda kontrolsüz ve yıkıcı davranışlar olarak ortaya çıkabilir.
İçinde bulunulan toplumsal iklim bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır. Giderek sertleşen dil, artan kutuplaşma ve farklı olana tahammülün azalması, şiddeti yalnızca mümkün değil, aynı zamanda meşru bir tepki gibi göstermeye başlamaktadır. Çocuklar yalnızca evde değil, kamusal alanda kurulan bu dilin içinde büyür. Hakaretin, aşağılamanın ve öfkenin bu kadar görünür olduğu bir ortamda, şiddetin şaşırtıcı bir sonuç olduğunu söylemek gerçekçi değildir.
Her olaydan sonra tartışmanın hızla dizilere, filmlere ya da dijital oyunlara yönelmesi ise meseleyi anlamaktan çok ondan kaçmanın bir yoludur. Bu içerikleri hedef göstermek kolaydır; çünkü asıl sorumluluğu tartışmayı gerektirmez. Oysa bilimsel veriler, bu tür içeriklerin tek başına açıklayıcı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Asıl sorun, çocukların hangi koşullarda büyüdüğü, nasıl bir ortamda sosyalleştiği ve hangi duygusal ihtiyaçlarının karşılanmadığıdır. Bunları görmezden gelip yüzeyde kalan nedenlere odaklanmak, sorunu çözmek değil, ertelemektir.
Benzer şekilde eğitim sistemi de bu tablonun dışında değildir. Başarıyı yalnızca sınav sonuçlarına indirgeyen, rekabeti teşvik eden ve duygusal gelişimi ikincil plana atan bir yapı, çok sayıda çocuğu sistematik olarak dışarıda bırakmaktadır. Kendini ifade edemeyen, anlaşılmadığını hisseden ve sürekli yetersizlik duygusuyla karşı karşıya kalan çocuklar için okul, gelişim alanı olmaktan çıkıp baskı alanına dönüşmektedir. Bu baskı, kırılganlıkla birleştiğinde, riskli davranışların ortaya çıkma olasılığını artırır.
Bu nedenle okul saldırılarını yalnızca bireysel sorunlarla ya da tekil dış etkenlerle açıklamak, gerçeği bilinçli biçimde daraltmaktır. Bu olaylar, eşitsizliğin, dışlanmanın, sertleşen toplumsal dilin ve ihmal edilen duygusal ihtiyaçların bir araya geldiği bir zeminde ortaya çıkmaktadır. Bu zemini tartışmadan yapılan her açıklama eksik kalmaya mahkûmdur. Her yeni olaydan sonra farklı bir hedef göstererek ilerlemek, yalnızca sorumluluğu dağıtır; ancak sorunun kendisini ortadan kaldırmaz. Gerçek değişim, bu koşulları sorgulamadan mümkün değildir.
Klinik Psikolog Kübra Özsat
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.