Av. Güler Koçyiğit

Av. Güler Koçyiğit

Sendika : Mücadelenin adı mı, sessizliğin kurumu mu ?

Sendika : Mücadelenin adı mı, sessizliğin kurumu mu ?

Sanayi devriminin karanlık fabrikalarında doğan sendikalar, aslında modern dünyanın en büyük toplumsal kazanımlarından birinin adıdır. İşçilerin tek başlarına hiçbir güce sahip olmadığı bir çağda, birlikte hareket etmenin ve dayanışmanın örgütlü biçimi olarak ortaya çıktılar. Çalışma saatlerinin insanlık dışı boyutlara ulaştığı, çocukların fabrikalarda çalıştırıldığı, iş güvenliğinin neredeyse hiç olmadığı bir dönemde işçiler bir gerçeği fark ettiler: Birey olarak güçsüzdüler ama birlikte olduklarında bir toplumsal güçtüler.

İşte sendika bu farkındalığın kurumsallaşmış halidir.

Bugün dünyada sekiz saatlik çalışma günü, hafta sonu tatili, yıllık izin, iş güvenliği standartları ve toplu sözleşme hakkı gibi birçok kazanım varsa, bunların hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bunların tamamı, uzun ve çoğu zaman bedeli ağır olan sendikal mücadelelerin ürünüdür.

Sendika; yalnızca bir meslek örgütü değildir.

Sendika; emeğin kolektif iradesidir.

Bu yüzden sendikalar, tarih boyunca iktidarları ve sermayeyi rahatsız eden kurumlar olmuşlardır. Çünkü sendika, düzenin içinde konforlu bir yer arayan değil; gerektiğinde düzeni sorgulayan bir örgütlenme biçimidir.

Türkiye’de sendikacılığın kökleri de oldukça eskiye dayanır. Osmanlı’nın son döneminde başlayan işçi örgütlenmeleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında sınırlı bir alan bulmuş; gerçek anlamda sendikal hakların gelişimi ise 1961 Anayasası ile mümkün olmuştur. Grev ve toplu sözleşme hakkının tanınmasıyla birlikte Türkiye’de sendikal hareket güçlenmiş, emek mücadelesi toplumsal hayatın önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir.

O dönem sendika demek; mücadele demekti.

Sendika demek; bedel ödemek demekti.

Ancak zamanla sendikalar büyüdü, kurumsallaştı, bürokratikleşti. Kurumlar büyüdükçe bazen mücadele ruhu küçülür. İşte sendikacılığın modern krizlerinden biri de tam burada başlar.

Bugün Türkiye’de sendika sayısı oldukça fazladır. Neredeyse her meslek grubunun bir sendikası vardır. Hatta aynı meslek için birden fazla sendika bulunur. Kağıt üzerinde bakıldığında oldukça örgütlü bir toplum görüntüsü ortaya çıkar.

Fakat sayının çokluğu, her zaman gücün göstergesi değildir.

Çünkü sendika dediğimiz kurum, yalnızca bir tabela değildir. Sendika; üyelerinin haklarını savunan, çalışma koşullarını iyileştiren ve gerektiğinde güçlü bir toplumsal itiraz ortaya koyabilen bir yapıdır.

Ne var ki Türkiye’de sendikacılık üzerine yapılan birçok akademik ve sosyolojik çalışma, önemli bir soruna işaret eder: sendikaların bürokratikleşmesi ve temsil krizine girmesi.

Birçok sendika yöneticisi yıllarca değişmeyen koltuklarda oturmakta, sendikal yapı giderek üyelerden kopan bir bürokrasiye dönüşmektedir. Bu durum, sendikanın asli fonksiyonu olan temsil ve mücadele işlevinin zayıflamasına yol açmaktadır.

Türkiye’de sendikacılık tartışmalarında sıkça kullanılan bir kavram vardır: sarı sendikacılık.

Sarı sendika, literatürde işçi ya da çalışanların haklarını savunmak yerine iktidar veya işverenle uyumlu bir çizgide hareket eden sendikal yapıları ifade eder. Bu tür sendikalar, görünürde örgütlü bir yapı sunsa da gerçekte çatışmadan kaçınan, sistemi rahatsız etmeyen ve çoğu zaman üyelerinin taleplerini güçlü bir şekilde gündeme taşımayan kurumlar olarak eleştirilir.

Sorun yalnızca sarı sendikacılıkla da sınırlı değildir.

Türkiye’de zaman zaman ideolojik kimlik üzerinden şekillenen sendikal yapıların da benzer bir temsil sorunu yaşadığı görülmektedir. İster iktidara yakın olsun ister muhalif çizgide yer alsın; eğer bir sendika üyelerinin gerçek sorunlarını güçlü bir biçimde gündeme getiremiyorsa, sendikal varlığın anlamı tartışmalı hale gelir.

Bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biri eğitim alanında görülmektedir.

Son yıllarda okullarda artan şiddet olayları, öğretmenlerin mesleki itibarı ve güvenliği konusundaki tartışmalar, eğitim sisteminin sürekli değişen yapısı… Bunların tamamı aslında sendikaların güçlü bir toplumsal müdahale ortaya koymasını gerektiren meselelerdir.

Ve kısa süre önce bir öğretmen görev yaptığı yerde hayatını kaybetti.

Bir eğitim emekçisinin, mesleğini icra ettiği yerde yaşamını yitirmesi, herhangi bir olay değildir. Bu, eğitim sisteminin güvenliği ve çalışma koşulları hakkında ciddi sorular ortaya çıkaran bir trajedidir.

Böyle bir olay, güçlü bir sendikal geleneğin olduğu ülkelerde geniş çaplı tartışmalar yaratır. Eğitim politikaları yeniden ele alınır, öğretmen güvenliği konusunda kapsamlı adımlar talep edilir.

Ancak Türkiye’de sendikaların büyük bölümünün tepkisi sınırlı kaldı.

Bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:

Türkiye’de sendikalar gerçekten bir mücadele kurumu mu, yoksa giderek bir kurumsal rutine mi dönüşüyor?

Sendikalar, tarihsel olarak emek ile güç arasındaki dengeyi kuran kurumlardır. Eğer bu denge ortadan kalkarsa sendikalar yalnızca birer bürokratik yapı haline gelir.

Oysa sendika dediğimiz kurum, yalnızca aidat toplayan bir örgüt değildir. Sendika; üyelerinin haklarını savunmak için gerektiğinde güçlü bir toplumsal irade ortaya koyabilen yapıdır.

Sendika; konfor değil sorumluluk makamıdır.

Bu nedenle sendikacılığın geleceği, yalnızca yeni sendikalar kurmakla değil; sendikal kültürü yeniden inşa etmekle mümkündür. Temsil gücünü üyelerden alan, hesap verebilir, demokratik ve mücadeleci bir sendikal anlayış olmadan sendikalar yalnızca kurumsal kabuklar olarak kalır.

Ve o noktada şu soru kaçınılmaz hale gelir:

Bu ülkede gerçekten sendikalar mı vardır,

yoksa yalnızca sendika tabelaları mı?

Çünkü tarih bize çok açık bir ders vermiştir:

Haklar hiçbir zaman sessiz kurumların masasından doğmaz.

Haklar, örgütlü insanların cesaretinden doğar.

Eğer sendikalar sessiz kalıyorsa, bilinmelidir ki o sessizlik yalnızca bir kurumun değil; emeğin temsilinin zayıflamasıdır.

Ve bir toplumda emek konuşamıyorsa, orada adalet de uzun süre ayakta kalamaz.

Sevgiyle …

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Av. Güler Koçyiğit Arşivi
SON YAZILAR