Söz Arasında Hayat Var

Söz Arasında Hayat Var
Kırık Vicdanın Tartamadığı Bir Hayat
Sistem mi?
Toplumsal körlük mü?
Erkek şiddeti mi?
Yargı mekanizması mı?
Belki hepsi…
Belki de hiçbirini tek başına söylemek yetmiyor.
Çünkü bazı hikâyeler vardır…
Sebebi tek bir kelimeye sığmaz.
…
Bazen bir hikâye anlatılmaz…
İçinde kalır.
Bir cümleye sığmaz, bir habere dönüşmez.
Çünkü eksiktir.
Eksik olan sadece bir hayat değildir aslında.
Eksik olan, onun ardından kalan adalettir.
Bu hafta mikrofonun ucunda bir belgesel vardı.
Adı: Kırık Terazi.
Ama izledikten sonra insanın içinde kalan şey şu oluyor:
Bu sadece kırık bir terazi değil…
Kırık bir vicdan.
…
Ama aslında anlatılan şey bir film değildi.
Bir boşluktu.
Bir genç kadının yarım kalan hikâyesi…
Rojin’in…
Henüz hayatının başında, hayalleri olan, üniversiteye giden, ailesine gülerek el sallayan bir genç kadın…
Belgeselin en başında o görüntü var.
Bir vedalaşma…
Ama kimsenin vedalaştığını bilmediği bir an.
İşte o an, izleyenin içine yerleşiyor.
Çünkü sonrası yok.
Çünkü sonrası karanlık.
Çünkü sonrası hâlâ cevap bekliyor.
…
Ve bir de baba var…
Nizamettin Amca…
Belgesel aslında en çok onunla konuşuyor.
Onun sessizliğiyle…
Onun yürüyüşüyle…
Onun bitmeyen sorusuyla…
“Ne oldu?”
Cevap yok.
Ama arayış var.
Van’da göl kenarında yürüyen bir baba…
Eline bir taş alıyor…
Ve sadece şunu söylüyor:
“Şu taşların dili olsa da konuşsa…”
İşte o cümle…
Belgeselin en ağır cümlesi değil sadece…
Belki de bu ülkede adaletin en yalın hali.
…
“Kırık Terazi” tam da burada başlıyor aslında.
Çünkü bir şeyler tartılıyor…
Ama doğru tartılmuyor.
Bir hayat var…
Ama karşılığı yok.
Bir acı var…
Ama hesabı sorulmuyor.
Ve bir baba var…
Ama hâlâ cevap alamıyor.
…
Belgeselin yönetmeni Gökhan Çetin anlatırken bunu hissettiriyor.
Kamera sadece çekmiyor…
Bir boşluğa bakıyor.
Haftalarca bir babayla yürümek…
Onunla susmak…
Onunla aynı yere tekrar tekrar bakmak…
Bu artık bir çekim değil.
Bu, bir tanıklık.
Belgeselin her sahnesinde o eksiklik hissi büyüyor.
Çünkü anlatılan şey bitmiş bir hikâye değil.
Devam eden bir yara.
…
Seyfettin Çetin’in de söylediği gibi…
Bu projeye dahil olmak bir iş değil.
Bir sorumluluk.
Çünkü uzaktan izlemek kolay.
Ama içine girdiğinizde anlıyorsunuz:
Bu sadece Rojin’in hikâyesi değil.
…
Rojin…
Narin…
Leyla…
Gülistan…
İsimler değişiyor.
Ama eksiklik değişmiyor.
…
İşin en ağır tarafı şu:
Bu hikâyeler çoğu zaman en yakından başlıyor.
Bir yabancı değil…
Bir tanıdık.
Bir sokak değil…
Bir çevre.
Bir tesadüf değil…
Bir düzen.
Ve biz hâlâ buna “olay” diyoruz.
Oysa bu bir düzen meselesi.
…
Belgeseli çekenler aslında çok sade bir şey söylüyor:
“Biz sadece anlatıyoruz.”
Ama mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü anlatmak yetmiyor.
Görmek yetmiyor.
Üzülmek hiç yetmiyor.
Bir ülkede bir belgesel, adaletin yerini doldurmaya çalışıyorsa…
Orada bir şeyler zaten kırılmıştır.
Ve o kırık, sadece bir terazide değildir.
Bir vicdandadır.
…
Ama yine de insanlar vazgeçmiyor.
Bir kamera alıp yola çıkıyorlar.
Bir babanın yürüdüğü yoldan yürüyorlar.
Bir hikâyeyi yarım bırakmamak için çabalıyorlar.
Belki bir şey değişir diye…
Belki bir kişi daha duyar diye…
Belki birileri artık susmaz diye…
…
Program bittiğinde geriye bir cümle kaldı:
“Kamera kapanır… ama hikâye devam eder.”
Evet, ediyor.
Rojin için…
Bir baba için…
Ve hâlâ cevap bekleyen herkes için…
Ama mesele şu:
Biz o hikâyeyi ne zamana kadar sadece izlemeye devam edeceğiz?
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.