75 Metre'den Bağlar'a: Aynı kentte birbirine uğramayan iki dünya
Benim şehrim Amed, uzaktan bakıldığında hayranlık uyandıran bir şehir.
Kadim surları, taş evleri, avluları, türküleri ve mutfağıyla ziyaretçisini kolayca etkiler. Dışarıdan duyulan ses, çoğu zaman romantik bir kaval ezgisine benzer. Fakat o kavalın kamışının yetiştiği topraklarda yaşayanlar bilir ki, uzaktan hoş gelen ses, yakından dinlenince bambaşka bir hikaye anlatır.
Bugün Diyarbakır'ın en belirgin meselesi yalnızca ekonomik sıkıntılar ya da işsizlik değildir. Asıl mesele, aynı şehirde yaşayan insanların giderek birbirinden kopan hayatlarıdır. Birkaç kilometrelik mesafe, bazen iki farklı ülke kadar büyük bir toplumsal ayrışmaya dönüşebiliyor.
Bunun en görünür örneği, Kayapınar'daki 75 Metre Yolu ile Bağlar arasındaki farktır.
Bir tarafta yükselen rezidanslar, şık kafeler, zincir markalar ve modern yaşamın vitrini…
Diğer tarafta ise geçim derdiyle boğuşan aileler, işsizlik, yoksulluk ve dar sokaklarda büyümeye çalışan çocuklar…
Geçtiğimiz günlerde Bağlar'da bir amcanın şu cümlesi, uzun raporların anlatamayacağını tek başına özetliyordu:
"Biz aynı şehirde yaşıyoruz ama torunum buzlu kahve içiyor, ben hala kaçak çayın tortusunu içiyorum. Bazen düşünüyorum, sanki 75 Metre'ye gitmek için pasaport gerekiyormuş gibi.."
Bu söz, yalnızca ekonomik bir farkı değil, aynı şehir içinde oluşan görünmez sınırları da anlatıyor.
Kentler yalnızca yollarla, binalarla ya da parklarla büyümez.
Bir şehir, farklı mahallelerde yaşayan insanlarına ortak bir aidiyet hissi verebildiği ölçüde gelişir.
Eğer insanlar yaşadıkları kentin başka bir mahallesini kendilerine uzak, yabancı ya da erişilemez görmeye başlıyorsa, orada sadece gelir adaletsizliği değil, kent kültürü de yara alıyor demektir.
Elbette modernleşmek, yeni yaşam alanları üretmek ve kentin gelişmesi değerlidir. Sorun, gelişmenin yalnızca belirli bölgelerde hissedilmesi, diğer mahallelerin ise aynı hızla geride kalmasıdır.
Şehir büyürken insanların birbirinden uzaklaşması, en az fiziksel yoksulluk kadar önemli bir meseledir.
Bugün Diyarbakır üzerine çok şey söyleniyor. Kimileri onu yalnızca tarihiyle, kimileri mutfağıyla, kimileri de romantik bir Mezopotamya anlatısıyla tanımlıyor. Oysa bu şehrin asıl hikayesi, turistik broşürlerde değil, aynı kentin iki farklı mahallesinde yaşayan insanların hayatlarında saklıdır.
Bir şehir, en çok da kendi içindeki mesafeler kadar büyür ya da küçülür.
Diyarbakır'ın bugün ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar değil, mahalleler arasındaki görünmez duvarları kaldıracak bir şehir tasavvurudur. Çünkü aynı şehirde yaşayan insanların birbirine yabancılaştığı yerde yalnızca ekonomik eşitsizlik değil, ortak gelecek fikri de zayıflar.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Aynı şehirde yaşıyoruz, gerçekten aynı hayatı mı paylaşıyoruz?
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.