Ah, Elazığ, Malatya, Adıyaman, Diyarbakır! ah, “Kara Haber”!

Dünya’nın hareket halinde oluşu sadece kendi etrafında ve Güneş’in etrafında dönmek değil; ayaklarımızı bastığımız zeminin altında da hareketlilik sürüyor. Birbirini iten tabakaların sürtünmesinden biriken enerji; kırılmaların, sarsılmaların boyutunu belirliyor.

Ben bu yazımı, her akşam, o aptal kutusunun bütün kanallarında toplumdaki ve yeryüzündeki bütün olayların nedenini kesin olarak bilen o allameler gibi ahkâm kesmek için kaleme almadım. Çocuklarımız için çok korktum. Acı paylaşılınca azalırmış, onun için yazdım. Belki bencilce bir duyguyla, yani acıyı paylaşmak için yazmaya oturdum.

Dağlardan yuvarlanan kayalar üstüme yığılmış gibi göğsümde bir ağırlık vardı. Göğsümdeki o ağırlığı hafifletmek için yazıyorum. Eve gelir gelmez dostlarla paylaştığım yazı: Eşimle ben, İzmir ve Aydın'dan gelen arkadaşların şiir etkinliğindeydik. Fırat kardeşim, Ahmed Arif'ten şiir okuyordu. Felaket bir sarsıntı oldu. İnsanlar kendini dışarı atıyordu. Sevgili Fırat Kardeşim kendini şiire kaptırmıştı. Benim gayriihtiyari kahkahalarım patladı. Bizimle birlikte kalan bir avuç insan hep beraber gülüşüyorduk. Fırat, kitaptan başını kaldırdı bana baktı. Fırat; okuduğun şiirle deprem yarattın, farkında bile değilsin dedim. İçerde kalan bir avuç insanla kardeşimiz Fırat'ı alkışladık. Sonra eşimle apar topar dışarı çıktık. Gariban arabamızla hızla eve geldik. Çocuklar evde yalnızdılar ve korkudan hemen aşağıya inmişlerdi. Site sakinleri ve herkes dışardaydı. Çocuklar üşümüştü, onları alıp eve çıktık. Şimdi depremde ölenler de olduğu söyleniyor. Allah'tan rahmet diliyorum ölenlere. Hepimizin başı sağ olsun! Bir depremdir dolanıp duruyor! Allah daha beterinden korusun! Umarım daha da kötü haber almayız! Hepimize büyük geçmiş olsun diyorum.

Evet, dün bir şiir etkinliği için eşimle dışardaydık ve depreme orada yakalandık. Biz korkumuzu belli oranda yenebiliyoruz da sonrası çocuklar için telaşlandık. Telefonlarla ilk dakikalarda çocuklara ulaşılmıyordu. Ve o an birileri düğmeye basmış gibiydi ve bütün arabalar telaşlı ve süratli bir şekilde yollardaydı. O saatte normalde pek de arabanın olamayacağı yollar, ana baba günüydü. Kentin her semtinde insanlar sokaklardaydı ve hava da bayağı soğuktu!

Çocukları sitenin bahçesinden aldık, mecbur eve girdik. Ben depremin üssünün Diyarbakır olduğunu sanıyordum; çünkü doğma büyüme Diyarbakırlıyım ve hayatımda ilk kez böyle kötü bir sarsıntıyı yaşadım. Televizyonu açtığımda depremin yaşandığı yerin Elazığ ve tatil ilçesi Sivrice olduğunu öğrendim. Ardından Adıyaman, Malatya ve acı görüntüler peş peşe geldi. Her ihtimale karşı sabaha kadar uyumadım. Dört ay önce Elazığ-Sivrice’de enerji birikimi var diye uzmanlar uyarmış! Uyarıyorlar da ne oluyor?

Sahi burada yaşadığımız acılar niye böyle ‘bereketli’ ve katmerli? Niye belalar her zaman hazırlıksız buluyor bizi? Şimdi Japonya diyeceğim, Dünya’nın yörüngesini bile değiştiren yüzde 9 şiddetinde deprem diyeceğim, tsunami ve gemilerin kentin caddelerinde resmigeçidi diyeceğim… Ve kimsenin burnu kanamıyor, iyi ki de kanamıyor diyeceğim! Peki, biz niye kanaraya dönüyoruz böyle? Kader sadece yoksulların coğrafyasında mı geçerli? Marmara depreminde elle ufalanıyordu duvarlar! Ah ulan!

Deprem kuşağında yer alıyoruz. Belleğimizde çok acı anılar var ve bilinçaltına itilmiş korkularımız. Uzmanlar ha bire uyarıyor! Uyarıyor da ne oluyor? Son dönemlerin en acı depremi Erzincan için büyük şairimiz Nazım Himet’in şiiri:

KARA HABER

Erzincan’da bir kuş var

Kanadında gümüş yok

Gitti yârim gelmedi

gayrı bunda bir iş yok.

Oy dağlar dağlar, dağlar, dağlar...

Aldı ellerine kanlı başını

Karın ortasında Erzincan ağlar...

O ağlamasın da kimler ağlasın

Kar yağar lapa lapa

tipidir gelir geçer...

Yan yana, sırt üstü yatan ölüler

akşam uyur uyandıramaz

ateşini yandıramaz

Gün ağarır şafak söker

kimsecikler gitmez suya

ezilmiş başlarıyla ölüler

vardılar uyanılmaz uykuya

Ses edip geceye beyaz taşından

kışlanın saati çaldı ikiyi.

Ne çabuk lahzada bitti yaşamak

Kimisi altı aylık,

kimisi sakalı ak,

kimi on üç, on dört yaşında;

kimi yola gidecek

kimisi mektup bekler

yan yana, sırt üstü yatan ölüler...

Yayıkta yağ vardı, dövülemedi,

ak peynir torbaya koyulamadı,

hasret gitti ölüler

dünyaya doyulamadı...

Uyanıp kaçamadılar,

kuş olup uçamadılar

açıldı kuyular kimse inemez

Erzincan beygiri rahvandır amma

ölüler ata binemez

yan yana, sırt üstü yatan ölüler...

Kesemden verecek şeyim yok; yüreğimden verdim.

NÂZIM HİKMET

Ve sonra uğursuz bir sonbahar/ Yerle bir oldu yüreğim Wan/ Wan için yüreğim kalem oldu/ Yüreğim kan ağladı, kanla yazdı/ Yunus'un gözleri kapladı ufkumu/ 'Wanlıyam,şanlıyam/“Kaderi”kanlıyam...' / Ve sonra hışımla kışa evrildi hayat/ Şimdi Wan'ın adı var kendisi yok/ Kalleş doğa ah, sinsi düzen!/ Kutup soğuklarında ve çadırlarda/ Ölümler ardı ardına /Ölümler yok pahasına! Aydın ALP- Tufanlardan Artakalan (J&J Yayınları-2015)

 Ben bu yazıyı bitirmek üzereyken şimdi yine ani ve kısa sarsıntılar oluyor. Bir daha böyle acılar yaşanmaması dileklerimle sevgiler, saygılar…

Aydın Alp 25 Ocak 2020

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum