Müslüm Üzülmez

Müslüm Üzülmez

Bir İstihbaratçının Kaleminden Mezopotamya’nın İşgali (II)

(Devam…)

Kısacası, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında savaşa katılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisinin ardından, petrolün güvenliği ve daha başka nedenlerle İngiltere Kraliyet ordusunun Mezopotamya’yı işgali ve bu işgalle birlikte atanmış Askeri Valilerin buyruğunda “Baş Siyasal Memur”lara bağlı aşiretlerin lider veya şeyhlerinden oluşturulan “Sivil Yönetim” resmi bir ağızdan anlatılmaktadır. Oluşturulan hiyerarşik Hindistan koloni modeli benzeri bu yönetim şöyle tanımlanır: “Kurulan düzen uygulamada feodal bir düzendi. Her lider kendi aşiret hükümetini doğru yönetmekten sorumluydu. Aşiret lideri kendini hükümet memuru gibi görüyor, her şeyi ise İngiliz subayları kontrol ediyordu.” (s.120) 

Mezopotamya’nın işgali İngilizler için hayati bir sorundur, çünkü kendisine bağlı Hindistan’ın ve Körfez’deki petrol bölgelerinin güvenliği garantide olmalıdır. Zaten çok daha önceden diplomatik, politik, bilimsel, askeri ve istihbarat kurumlarıyla uzun zamandan beri bölgeyle ilgileniyordu. Birinci Dünya Savaşı ile bu fırsat çıkınca; İngiltere-Hindistan arasındaki ulaşımın güvenliği, Hindistan’ın Bolşevik tehdidinden/devriminden korunması, petrol alanları ve ticari çıkarlarının en az maliyetle güvenceye alınması, Mezopotamya’nın geniş topraklarından tahıl gereksiniminin karşılanması, bölgede bulunan kutsal mekânların güvenlik ve kontrolünü sağlamanın saygınlığından yararlanma, Kürtlerin yaşadığı topraklarından geçen Bağdat Demiryolu’nu ve İran ile Avrupa arasındaki ticari güzergâhın kontrol altına alınması gibi niyet ve gerekçelerle Mezopotamya işgalini gerçekleştirir. 

Osmanlı yönetimi aşirete karşı aşiret, şeyhe karşı şeyh, ağaya karşı ağa çıkartarak, “böl ve yönet” yöntemimi uygulayıp Mezopotamya’da yıllarca hüküm sürdü. İngilizler ise oyun içinde oyun kurar: Aşiretlerin varlığını kabul ederek ama farklılıklarını da özenle koruyarak ya da daha fazla aşiretleştirerek ve biraz da pastadan sus payı vererek yönetimlerinin bir parçası olacak şekilde kontrol altına aldı ya da almaya çalıştı. Osmanlı ve İngiliz yönetimlerinin aşiretler üzerinde uyguladıkları bu yıkıcı politikalarının bir sonucu olarak Arap ve Kürt aşiretleri kendi doğal gelişimi içerisinde evrimleşip birleşerek bir Ulus olma özelliğini kazanamadı: “Her küçük lider, kendine çamurdan bir kule”(s.48) yaptı. Bunu fırsat bilerek, savaş sonrasında İngiliz ve Fransız karar vericileri Arapları çok sayıda devlete bölerek Arap Ulusal Birliğini parçaladı. Kürdistan’ı ise Kürtlere hiçbir statü tanımadan bölüp Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında pay ederek Kürt Ulusal Varlığı yok kabul edildi: Kürtlere ulus olarak çok ağır bir darbe vuruldu. (Gertrude L. Bell yukarıda anılan Almanca kitabında: “Ben oldukça fazla Kürdistan’a aşık oldum, ülkeye ve insanlarına” diye yazmaktadır (s.142). Demek ki Kürtleri yok kabul etme, Kürdistan aşkının İngiliz hali oluyor?)

Mezopotamya’da 1915-1920 Sivil Yönetimi kitabında “Kürt Sorunu” başlığı altında (s.115-145): Kürtleri temsil edecek siyasi birliklerinin/ liderlerinin olmayışı ve dağınıklarının yanında aşiretler arasındaki kıskançlık, çekememezlik ve düşmanlıklar; Kürtlerin yönetilmez ve kural tanımaz bir topluluk oluşu; Türkler, İngilizler ve başkaları tarafından kendi çıkarlarına yönelik Kürtleri bir araç olarak kullanma istemleri; Şeyh Mahmut Berzenci’nin Süleymaniye’de Kürt yönetimini oluşturma çalışmaları, İngilizlerle çatışması, başkaldırışı ve yenilgisi; Ermeni katliamının faturasının Kürtlere kesilmesi ve günah keçisi yapılarak Hıristiyan dünyasında Kürtlere karşı olumsuz bir havanın oluşmasına nasıl neden olduğu gibi birçok mevzu bir İngiliz istihbaratçısının bakış açısıyla anlatılmaktadır.

Gertrude L. Bell, “Kendini ifade etme imkânı bulduğu tüm platformlarda Irak’ta Musul’u da içine alan bir Arap devletinin kurulmasını savunmuştur. Kendisinden önce ve sonra Kürtleri analiz eden tüm oryantalistler gibi önce Kürtlerin misafirperverlik ve benzeri erdemlerini takdir etmiş, hemen ardından Kürt Meselesi’ni Kürtlerin bölgedeki Hıristiyan azınlıklarla kurdukları ilişkiler üzerinden okumuştur.” Bell, “Kürtlerin herhangi bir yönetim için özel bir sorun olduklarını ve öyle olmaya da devam edeceklerini belirtir. O da diğer birçok meslektaşı gibi Kürt’ün en iyi anladığı dilin şiddet olduğunu düşünür. (…) Şeyh Mahmut’un başarısızlığının en önemli sebeplerinden birinin de Kürt liderleri arasındaki kişisel rekabet olduğunu tespit eden Bell’e göre, Kürtlerin en önemli eksikliği bir ‘Kürt Faysal’ın olmamasıydı.” (Nihat Karademir, İngiltere’nin Kürt Politikası [1918-1932], s. 559-560, 562.)

Kitap bir bütün olarak analitik düşünenler için öğretici. Yönetimin Örgütlenmesi/ Aşiretlerin Kontrol Altına Alınması ve Bağdat’ın Düşüşüne Kadar Şii Kentleri İle İlişkiler/ Bağdat Düştükten Sonra Arap ve Kürt Aşiretleri İle ve Kutsal Kentlerle İlişkilerimiz/ Musul’un Ele Geçirilmesi/ Adalet Yönetimi/ Eğitim Bölümünün Örgütü, Asker Toplama ve Bölümü, Bayındırlık İşleri, Demiryolları, Finans ve Kuruluş/ Ulusal Hareket gibi konu başlıklarına baktığımızda uygulanan politikaların derinliğini rahatlıkla görebiliriz.

Kanlı topraklarda doğru iz sürmek çok zordur. Doğru iz sürmek için Mezopotamya’da 1915-1920 Sivil Yönetimi kitabının; Kürtler, Türkler ve Araplar Kuzey-Doğu Irak’ta Siyaset, Seyahat ve İnceleme [1919-1925] (C. J. Edmonds, Avesta Yayınları) ve İngiltere’nin Kürt Politikası [1918-1932] (Nihat Karademir, Nûbihar Yayınları) kitaplarıyla karşılaştırmalı okunmasında fayda vardır.

 

 

Bu yazı toplam 4419 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar