1. YAZARLAR

  2. Şeyhmus DİKEN

  3. Bugünün de tarihçisi Mevlüde Ana
Şeyhmus DİKEN

Şeyhmus DİKEN

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Bugünün de tarihçisi Mevlüde Ana

A+A-

Tanıdığım ve yaşını başını almış şahsiyetler içinde belleği bu kadar güçlü ve güçlü belleğinin yanında belegati de aynı oranda sağlam çok az kişi biliyorum. Konuşurken, anlatırken sadece dinlemek isterdiniz hocayı.

 

O bir tarih öğretmeniydi. Elbette eğitimi ve aile bilgi görgüsü gereği geçmişi çok iyi biliyordu. Gerektiğinde de geçmiş üzerine tarih, mekân ve kişiler, olaylar üzerinden bilgisini paylaşmaktan mutluluk duyardı. Ama tarih öğretmeni olduğu halde, geçmişin yerine bugünü konuşmayı anlatmayı tercih ederdi.

 

Onun sohbetlerine müdahil olduğunuzda güncel, toplumsal, kültürel, siyasal olayları ne denli yakından takip edip yorumladığına tanık olurdunuz.

 

bugunun-de-tarihcisi-mevlude-ana-(6).jpg

Sanırım onun kuşağı öğretmenlere has olan çok önemli bir özellik olmalı öğrencileri ile bağını asla koparmamak. Öğrencileri de bu güçlü bağı sürdürür ve hocayı asla ihmal etmezlerdi. Her hangi bir isteği öğrencileri için onur ve mutluluğun yanında, adeta emirdi. Mutlaka yerine getirilirdi.

 

Talihsiz bir evlilik yapmış, genç denebilecek yaşında eşinden ayrılmış. Bir daha da evlenmemişti.

 

Mevlüde hoca eğitimci bir aileden geliyordu. Dedesi Mustafa Akif Tütenk, öğretmen okulu (dar-ul muallimin) mezunu bir eğitimci. 1900’lü yılların başında Diyarbekirde Ziya Gökalp ile birlikte Dicle ve Peyman gazetelerini çıkarmış bir şahsiyet.

 

Güzel yazı ve hat sanatında o denli yetkin ki; sonradan Türkiye’de hat sanatının çok ünlülerinden olacak olan “Diyarbekirli Hattat Hamit Aytaç” yazı sevgisini ve ilk yazı derslerini, yetişmesinde büyük roIü olan sıbyan mektebindeki hocası Mustafa Akif Tütenk’den alır.

 

Büyük Millet Meclisi'nin ilk dönem (1920-23) Diyarbekir mebusu olan Mustafa Âkif Tütenk 1952 yılında vefatına kadar kendini okumaya ve yazmaya adamış. Diyarbakır Suları, Folklorü, abideleri, köşkleri, konakları, tarihçesi ve şehrin şairleri üzerine araştırmalardan oluşan dört el yazısı defter bırakmış ardında. Farsça, Arapça, Kürtçe ve Türkçe dört dile vakıf bir şahsiyet.

 

Mustafa Akif Tütenk’in değerli kütüphanesinin kitapları ne oldu diye sormuştum bir gün Mevlüde hocaya! O da öte yakaya göçmüş olan kendisi de kitap sevdalısı olan bir şahsiyetin adını küfürle anarak “bazı kıymetli kitapları kopyasını çıkarıp tekrar geri getirmek üzere gelip aldı. Sonra bir daha da geri getirmedi. İstediğimizde de bende kitap filan yok” dedi. Bir gün o zata evine ziyarette aynı konuyu ve kitapları sorduğumda; “o deliye inanmayın, bende kimsenin kitabı yok” demişti.

 

Diyarbakır üzerine hayli kitapları olan Şevket Beysanoğlu Mustafa Akif Tütenk’in yazdıklarını çokça referans gösterir.

 

Mevlüde Hoca’nın beyin kanaması geçirdiği haberi sosyal medyada paylaşılınca yazar, yönetmen, oyuncu dostum Ercan Kesal gecenin bir vakti aradı. “Ahmet Akif Tütenk isminde bir tarih hocamız vardı Niğde Lisesinde. Kapadokya bölgesi üzerine çalışmaları vardı. Kitaplar yazmıştı. Fransa’da okumuş bir hocaydı. Acaba Mevlüde hocayla bir yakınlığı var mı?” diye sormuştu. Vardı dedim. Mevlüde hocanın dedesi Mustafa Akif Tütenk’in babasının adını koyduğu dört çocuğundan biri olan ve hocanın amcası idi Ahmet Akif Tütenk.

 

İşte Mevlüde hoca böyle bir aile geleneğinden gelen güçlü bir kadın öğretmen figürüydü.

 

Küfür etmeyi tavrına yakıştıran en azından benim tanıma onuruna nail olduğum Ahmed Arif ile birlikte iki şahsiyetten biriydi Mevlüde Tütenk hoca. Yine Ercan Kesal’la bu “küfürbazlık” mevzuunu konuşurken; “ya hu evet şimdi sen deyince anımsadım, Ahmet Akif hoca da küfrederdi.”

 

Küfür ederdi de tabi, hak edene. Bir sınıf dolusu öğrenci tanıktır. Hoca ders işlerken aniden kapıyı açıp sınıfa dalan müdür yardımcısına ilk sözü şu olur hocanın; “ula bê namus ahıra mı girisen. Adam bi kapıyı çalar!”

 

Tuhaftı öğrencilerinden hiç birinin hocanın küfründen rahatsız olduğuna tanık olmadım. Kız öğrencilere yönelik kantarın topuzu biraz fazla kaçsa da genel olarak derslerine ilgi gösteren çalışkan öğrenciyi takdir etmeyi de bilirdi.

 

Mevlüde hoca için öğrenci notla, sınavla test edilecek kazanılacak biri değildi. Onun mizanı, tartısı kendi gözünden bakış açısıydı öğrencileri için.

 

Uzaktan akrabalık bağımız da vardı kendisiyle. Diyarbakır Lisesinde ikinci sınıfta iken sene başında tek tek isim soyadlarımızı yüksek sesle telafuz edip tanışma faslını geçerken sormuştu. Ailemi vurgularken “nenen Halime bibi’ye hürmetlerimi söyle, sen bize onun emaneti ol” demişti de üzerimde bir öğretmen koruma kalkanı olarak daha bir sevmiştim hocayı. Tabi biz kimi öğrenciler Ziya Gökalp lisesinden sürgün gitmiştik Diyarbakır Lisesine. Sonradan öğrendim ki meğerse hoca da kendi ifadesiyle “müdürün despotluğunu” protesto ederek Diyarbakır Lisesini tercih etmiş.

 

Son bir yıl içinde üç kez ziyaret ettim evinde kendisini. Kitap okumayı severdi. Kitaplarımla giderdim kendisine ve imzalamış mıydım diye bakardı. En son gidişim kendisinin telefonla arayıp daveti üzerine olmuştu. Rahmetli kardeşinin vefat yıldönümü nedeniyle evde bir kaç dosta yemek vereceğini beni ve Udi Yervant’ı da mutlaka görmek istediğini ifade etmişti. Gittik, yemeğimizi yedik, çaylarımızı içtik. Çok keyifli bir sohbetti. Sohbetin bir yerinde; “Mevlüde Ana ben senin hikâyeni yazmak istiyorum. Biliyorsun. Niye bu konuda ketum davranıyorsun!” Dedim. Cevabıyla şaşırttı beni; “söz sana, baharda yaparız, anlatacağım” dedi. Heyecanlandım. Çünkü ziyaretlerde kamera kaydına bile pek izin veren, ayrıca her ziyaret etmek isteyeni de kabul eden biri değildi, çok iyi biliyordum.

 

Benim için Mevlüde abla-ana’ydı. Öğrencileri onu “Hecî ana” olarak da ünlerlerdi. “Deli Mewlo” yakıştırmasından pek haz etmez. Duyduğunda kim etmişse okkalı küfrünü dümdüz giderdi. Aslında onun “deli”liği biraz da dobra bir kadın çok akıllı kıvrak bir zekaya sahip olmasından ileri geliyordu.

 

Öğrencileri arasında Bakan, Milletvekilleri, Vali, iş insanları, yazar, hekim, eğitimci olmak üzere her kesimden vardı. Eski öğrencilerine şu meslekten, bu meslekten, filanca kariyerden diye ayrım yapmaz, amiyane tabiriyle sırtı kalın aba’sı berk diye “torpil geçmez”di.

 

Ama olmadı işte, beklenmedik bir anda ani mide bulantısı ve yüksek tansiyon sonrası hastane ve sonrası beyin kanaması ve bir kaç gün yoğun bakım ardından ölüm.

 

1938 yılında kendi ifadesiyle “Diyarbakır suriçinde ibrahimbey mahallesi Tütenk sokak 4 nolu evde” doğar. İlk ve orta okulu Lice’de tamamlar. Lice ortaokulunun ilk mezunlarındandır. Sonra Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesinden mezun olur. Akabinde Ankara üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin Yakın Çağ tarihi bölümünü bitirir. İlk yılında Farsça eğitimi de alır. Enver Ziya Karal ve Halil İnalcık gibi dönemin ve sonrasının büyük tarihçilerinin öğrencisi olur. Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi yani mezun olduğu okul öğretmenliğe başladığı okul olur. Sanat Tarihi ve Cunhuriyet Tarihi dersleri verir.

 

Belki de bir simgesel efsaneydi Mevlüde Tütenk hoca. Soy adı gibi Diyarbekir ocağında güçlü bir baca olarak hep tüttü ve gitti. Ruhu şad toprağı bol olsun.

 

Evet, Mevlüde hoca bir tarihçiydi dedik ya! Ama edebiyattan da hayli beslenen bir tarihçi. Bu sebeple onu uğurlarken ona yakıştırdığım Tevfik Fikret’in Nef’i için kaleme aldığı dizelerden bir dörtlükle güle güle hocam demek isterim...

 

“Öyle bir nehr-i muazzam gibi cûş etmişsin

Fakat, eyvah, çorak yerde akıp gitmişsin!

Sana bir başka zemin, başka bir zaman lâzımdı,

Sana bir âlem-i lâhut - nişân lâzımdı.”

 

17 Şubat 2020 gecesi Diyarbekir

Şeyhmus Diken

 

Bu yazı toplam 5912 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.