Abdurrahim Kılıç

Abdurrahim Kılıç

Diyarbekir bu mudur iki gözüm! 

            Bu yazıyı geçen hafta yazacaktım, fakat belki yanılıyorum diyerek vazgeçtim. Bazen insan aklının almadığı durumlar yaşanır ve sevdiklerinize toz konduramazsınız ya, benim Diyarbakır ile hesabım böyle!

            Binlerce yıllık bilinen insanlık tarihinde çok alt üst oluşlar yaşanmış, devletler yıkılmış, medeniyetler çökmüş, hatta birçok kavim tarih denen bu sahneden silinip yok olmuştur.  

            Mezopotamya toprakları tarih sarkacında en çok sallanan, en çok yıkılan, yakılan ve bir bütün olarak onlarca medeniyetin gelip yerleştiği, ayak izlerini bırakıp göçtüğü yaralı bir coğrafyadır. Bu kadim coğrafya "ne şahlar ne padişahlar" gördü de hepsi geçip gittiler, bazıları bir hoş seda, bazıları acıdan örülmüş bir mabed bırakarak...

            Coğrafyanın kader ve keder sarmalında devinip durduğu bu hırçın ve acımasız çağımızda hepimiz birer düş gezgini, hepimiz birer güzellik arayışçısıyız. İnanıyorum ki yeryüzünde bir tek insan yoktur ki, bu keşmekeş çağın handikaplarında boğuşurken kendini barışın, adaletin, huzurun, doğal güzelliklerin ve tarihsel dokunun bir parçası hissetmesin!

            Diyarbakır, kendine özgü bir duyarlılığı olan, kendine özgü bir davası olan bir kent. Diyarbakır insanı, kendine ait olana karşı hassas ve koruyucudur. Tarihin akışı içerisinde hep güzellik ve kardeşlik arayışında olmuş, doğasının, medeniyetinin, kültürünün, bir bütün olarak onu tanımlayan kimliğinin koruyucusu olmuştur.

            Diyarbakır kent olarak, birçok tarihsel ve doğal güzelliklere sahip, her biri bir medeniyetin bu kente hem mirası hem emaneti...

            Fakat tüm güzellikler içinde iki tanesi var ki tüm dünya tarafından onaylanmış ve UNESCO kültür mirasına alınmıştır: Surlar ve Hevsel.

            Yazının girişinde sözünü ettiğim geçen hafta peki ne oldu da yazımı yazmadım? Yüreğimi korkmadan emanet edebileceğim, ruhumla özdeşleştirdiğim bu güzel ve kadim kültürün insanı sana sesleniyorum!

            Geçen hafta Surları ve Hevsel bahçelerini ateşe verecek kadar gözü dönmüşlüğün, bilinçsizliğin veya umursamazlığın bir sebebi olmalı?

            Hevsel bahçelerindeki yangını görünce ne diyeceğimi bilemedim. Hevsel bu kentin havasıdır, bereketidir...  Hevsel, rüzgarına sığındığımız türkü, gölgesinde huşuyla eğildiğimiz düşlerimizdir. Hevsel, içinde barındırdığı bin bir renkli kelebek, soyu tükenen serçe cıvıltısıdır...

            Ya Surlar, yani Beden? Yani Dünya'nın en büyük kalesi! Hani derler ya, Çin Seddi'nden sonra dünyanın en büyük surları! Yanlış bilgi kardeşim, yanlış... Diyarbakır sur değil, kaledir, kale! Hem de Dünya'nın en büyük kalesi.  Bizim kentimizin en güzel değeri, en güzel emaneti... Sözlerim özellikle sizlere gençler: Üzerine çıktığınızda kendinizi bir şahan, gölgesine kurulduğunuzda kendinizi firari bir güvercin gibi özgür ve mutlu hissettiğiniz surlar, ateşe verilirken içiniz hiç sızlamadı mı? Bu çirkinliği, gaddarlığı yapanı hiç mi gören olmadı?

            Diyarbakır'ın güzelliklerini kirletmeye, çürütmeye, yıkmaya, yakmaya kimsenin hakkı yok, haddi de olmamalı. Ağaçları yakan, tarihsel yapılara zarar veren biri bu kente ve bu kentin tarihine yakışmaz. Diyarbakır Kalesi'nin taşlarına adını kazıyan, yapılara zarar veren, yeşilliği tüketen birinin aşkı da, mertliği de, insanlığı da boştur!

            Yüreğimi korkmadan aşkla sunduğum Diyarbekir, bu mudur iki gözüm?

Önceki ve Sonraki Yazılar