Zeynel Hebun Güler

Zeynel Hebun Güler

Hayat-ı Alil (2)

Hayat-ı Alil (2)

Güneşten kısılı gözlerimle geleceğimi düşünüyorum yıllardır bize yaverlik yapan eşeğin sırtında. İki elimle babamın gövdesine sarılmış halde, babamla birlikte eşeğin sırtında ilerliyoruz uzun bir yol boyunca. Bir tarafı hüzün bir tarafı mutluluk getirecek olan bu uzun yol, arada bir geçen faytonlar da olmasa terk edilmiş hissi düşürecek içime. En kalabalık anlarda bile içime doğan terk edilmişlik hissi, burada babama sarılıyken bile bulacak beni diye endişeleniyorum birden. Etrafta tek bir ağaç dahi görülmüyor, güneş en parlak haliyle takip ediyor bizi tepemizden yâhut o zamanki aklımla öyle zannediyorum kendimce. Henüz altı yaşındayım yahut demeliyim ki henüz dünya derdine düşmemiş bir yaştayım; çünkü yaşadıklarımızı belirten sayılara gerek yoktur benim coğrafyamda. Tek bir sayıyla nitelenecek kadar kolay geçmez ömrümüz bu topraklarda.

 Yorgunluğunu babalık idealinin altına saklayan babamla devam ediyoruz yola. Semerin sağında ve solunda üzümler, şehre satmaya gidiyoruz. Aylar süren çalışmalarımız ve alın teriyle sulanan bağların bize karşılığı olan bu üzümleri şimdi tek seferde satmaya gidiyoruz. Sırf benim okumam, elime kalem almam için aylarca harcadığı emeği tek kalemde satmaya karar veriyor babam; okulun verdiği gereç listesini tamamlayabilmek için. Bazen sevgisini belli etmez de fedakarlık yapar insan; çünkü tek bir cümleyle sevgisini belirtmek basit gelir, emeğiyle onu anlatan insana. Taşlarla dolu engebeli yolda zorlanıyor kimi zaman taşıyıcımız. Yoldaki tozlar burnuma kadar geliyor ama belli etmemeye çalışıyorum babama. Sırtında onca yük taşırken bir de küçük sebepler sunmak yanlış geliyor küçük bedenime. Altı yaşındayım ama on ömür yapmış gibi düşünüyor ruhum.

 Babam bir türkü tutturmaya başlıyor kısık sesle. Halbuki bağırsa kimse duymaz da çalışırken kazandığı alışkanlıkla kısık kısık tutturuyor  acının, emeğin ve toprağın türküsünü. Bir an aklıma annemin evde yaktığı ağıtlar geliyor. Annemin ciğerini dağlayan ölümler yol açıyor genellikle bu ağıtlara ve günlerce onlar dolduruyor kulağımızın içini. Sobanın yanına sinip sessizce dinliyoruz ağıtları kardeşlerimle, birgün ağıt yakan değil de yakılan olmanın korkusuyla. Keşke annem de bizimle gelseydi diye geçiriyorum içimden. Okula hazırlığımı o da görseydi, içinde hasret olanı benim yaşadığıma şahit olsaydı en azından. Babamın çalışıp emek verdiği ve sabırla yetiştirdiği üzümleri bana feda etmesine duyduğum vicdan azabı, dinerdi belki annem bizimle olsaydı. Üzümleri sattıktan sonra terziye gidecektik, ilk defa bir elbisem olacaktı. Acaba gömlek nasıl dururdu üstümde? Babamı hiç gömlek giyerken görmemiştim daha önce. Babamdan önce bir şeyi deneyimlemek saygısızlık olur muydu acaba? Ama o da sevinirdi nasılsa, tek hayaliydi beni okurken görmek. Babamın ve annemin alın terini sevinç gözyaşına çevirmeye ant içmiştim ben de. Üstümde takım elbisem, ayağımda kundura ve koltuk altımda kitaplarımla elimden geleni yapacaktım okulda. Kalemimle savaşacaktım cehalete karşı ve yenecektim bu topraklarda yetişen ümitsizliği.

 Bu düşüncelerden şehir merkezinin tabelasının gözüme çarpmasıyla sıyrılıyorum. Babama “Bitti mi?” diye sormak istiyorum, bu uzun yolculuğun hızlı bitiyor olması şaşırtıyor beni. Annemin gözyaşlarıyla uğurladığı topraklara okul eşyalarımla dönmek istiyorum artık. Babamın cevabına dikkat kesiliyorum birden: Bitmedi oğlum, asıl yol yeni başlıyor bizim için! Bir kez daha anlıyorum kaderi uzun yollarla kesişen insanın, hayatının uzun bir yolculuk olacağını...

Zeynel Hebun Güler

Önceki ve Sonraki Yazılar
Zeynel Hebun Güler Arşivi
SON YAZILAR