Zeynel Hebun Güler

Zeynel Hebun Güler

Hayat-ı Alil(6)

Hayat-ı Alil(6)

 Yazmak; hem de parmaklarım hissizleşinceye, yeryüzündeki tüm mürekkep hokkalarını kurutuncaya kadar yazmak geçiyor içimden. Mürekkep de biterse kanımla yazacağım yaşadıklarımı. Öyle ki; yazma isteği, yaşama isteğinin üstüne geçmiş bir mahlukatım artık. Dün gibi geçmiş hayatımda yaşadıklarımı, bugün anlatmak istiyorum kağıtlara ve ne kadar anlamayacaklarını bilsem de insanlara. Büyük bir kısmı suskunlukla geçmiş bir hayatı, biliyorum, anlatmak kolay olmayacak; ama ben anlatacağım yaşadıklarımı. Hem de savaşın tam ortasında gülümseyen bir çocuk edasıyla!

 Üzüm yükünden kurtulan eşeğin sırtında bu kez de benim okul gereçlerim vardı: yeni takım elbisem, kunduram, defterlerim, renkli kalemler... Yıllardır tarlada sebze meyve taşıyan merkep, şimdi de benim ilim araçlarımı taşıyordu. Ondandır ki o merkepe bile bir vefa borcu taşıyorum yıllardır boynumda. Belki de bir merkep kadar iz bırakamayan insanların hayatımdaki varlığındandır, boynumda hissettiğim bu vefa borcu. Okula başlamam için gerekli olan her şeyi almıştık babamla. Kundurayı da halletmiştik gereçlerden kalan parayla. Okul yolculuğumu engelleyecek hiçbir neden kalmamıştı artık. Hayalini kurduğum gelecek için ilk adımı atmıştık. Her şey güzeldi de peki ya ailem ne olacaktı? Yıllardır birlikte yaşadığım insanlardan aylarca ayrı kalmak, nasıl olacaktı henüz kendini bilmeye başlayan bir çocuk için? Tüm bu hengâmede bunu düşünmemiştim işte. Tam zihnimdeki kaygılar bitti derken bir yenisi ekleniyordu. Hayat, bir kaygı ve kayıplar silsilesiydi.

 İlk defa uzun süre ailemden uzakta kalacaktım. Dokuz aydan uzun bir süre belki de ailemi hiç göremeyecektim. Annemin yemeklerini yiyemeyecek, babamın tarlada çalışırken tutturduğu yanık türküleri dinleyemeyecektim. Beni, ben yapan her şeyden uzak bir dokuz ay geçirecektim okul yurdunda. Büyüdüğüm, acının tam ortasında yoğrulduğum topraklardan kopacaktım uzun bir süre. Bunu şimdi tüm okul gereçlerimle köye dönerken düşünmeye başlamıştım. Tüm ihtiyaçlarımı tamamlamama rağmen ne mutlu hissediyordum ne de mutsuz. Belirsiz bir duygu içindeydim, gri bir duygu. Belirsizlik ne yaman şeydi insanoğlu için. Belirsiz bir duyguyla yaşamaktansa kesin bir mutsuzluğu yeğlerdim.

 Dedem, beni hep “Alil” diye çağırırdı. Onunla olduğum her anda bu ismi zikrederdi bana karşı. Kürtçe ve Farsçayı karıştırarak garip bir dille konuşurdu her zaman ama yine de anlardım ben onu. Evimizin önüne gelip “Alil!” diye kükredi mi dünyalar benim olurdu. Çok sonradan öğrenecektim bu kelimenin Farsçada “hasta”anlamına geldiğini. Bunun anlamını bilmediğim yıllarda, bu kadar düşünmezdim neden dedemin beni bu isimle andığını. Bazı şeyleri öğrenmek, mutsuzluğa da kendiyle getiriyordu besbelli. Dedem bana bahşettikten sonra, köydeki birçok kişi bana bu isimle hitap etmeye başlamıştı. Kulağa hoş geldiği için sevmiştim bu ismi, anlamını bilmiyordum nasılsa. Anlamını öğrenince anlayacaktım ki dedem; bu ismi sadece bana vermemişti, bu coğrafyada doğup büyüyen herkes “Alil"di...

 Çeşitli düşüncelere daldığım esnada babamın merkepi hızlandırmasıyla irkildim. Bir de baktım ki karşımda köyümüzün delik deşik tabelası var. Ne de hızlı geçmişti upuzun görünen yol. Düşüncelere dalınca zaman, bulutların üstünde kanat çırpmak gibiydi: hızlı ama ardında iz bırakmadan. Benimse sözüm vardı kendime ve birlikte yaşadığım bu insanlara, sırtıma tüm evreni yükleseler dâhi iz bırakacak bir adım atacaktım bu dünyada. Bu lâl toplumun sesini duyuracak ve körleşmiş zihinlerde deprem etkisi yaratacak bir adım...

(Tefrika olarak devam edecektir.)

(Görüş ve önerileriniz için [email protected])

-Zeynel Hebun Güler

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Zeynel Hebun Güler Arşivi
SON YAZILAR