Selim Kaplan

Selim Kaplan

Hekimlerimizin hikmetine mi, hastalarımızın hiddetine mi itibar?

Hekimlerimizin hikmetine mi, hastalarımızın hiddetine mi itibar?

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi…”

Batı dünyasında Muhteşem Süleyman, doğuda ise adaletli devlet yönetimi ile Kanuni Sultan Süleyman adıyla bilinen, Osmanlı Padişahının hasta yatağında iken yazdığı, gazelin ilk mısralarıdır paylaştığımız.

Sağlık ve sıhhatte olmanın değerini, “sağlıklı bir nefesin, hükmettiği imparatorluktan daha değerli olduğunu ifade eden Padişahın sözlerinden” daha anlamlı ifade edecek bir cümle var mıdır?

Yaşamın telaşı içinde günahlarımız ile ruhumuzu, yaşam biçimimizle de bedenimizi, hunharca kullanıp, harap ettiğimizi söylemek mümkündür.

Bu kullanım tarzının bedeli, ruhumuzun günahlarımızdan dolayı ahirette vereceği hesaplar, bedenimizde de şifaya muhtaç hastalık ve ağrılar olarak bize geri döner!

Günahlarımızın affı veya cezalandırılması Allah’ın rahmetine kalmış olsa da, bedenimizin şifa bulması, sağlık kurumlarımızın kalitesi, buralardaki çalışanlarımızın çabaları ve bilhassa sağlık sisteminin kalbi olan, hekimlerimizin bilgi ve tecrübelerine bağlıdır.

Kalbinden sorunlu bir insan sağlıklı olamayacağı gibi, hekimlerinin kıymet bulamadığı bir sağlık sisteminin de, bir imparatorluktan daha kıymetli olan, sağlıklı bir nefesi bize sağlaması mümkün değildir!

Diğer iş alanlarında bir uzmanın yetişmesi için on beş yıllık eğitim yeterli iken, Yetişmelerinin asgari şartlarda yirmi üç yıllık eğitimle mümkün olduğu, bilgi ve tecrübelerinin muhafaza ve devamı için de, tabiri caizse mezara kadar, sürekli okumak ve araştırmacı olması gereken sağlık sistemimizin kalbi hekimlerimizin, devletimiz, insanlarımız ve hastalarımız nezdinde ne kadar değer bulduğuna bakmakta fayda vardır!

Türkiye’deki tıp fakültelerinden her yıl mezun olan yaklaşık 13-15 bin civarında hekim, “yaşamlarını insanlığın hizmetine adayacaklarına dair onurları üzerine yemin ettikleri ” Hipokrat yemini ile sağlık ordusuna katılırlar.

Ülkemizde özel ve resmi kurumlardaki hekim sayısı 2 yüz yirmi bin civarında ve nüfusa göre hekim başına düşen kişi sayısı 4 yüz civarında olmasına rağmen, bu oranlar Avrupa Birliği ve OECD ortalamalarının altında yer almaktadır.

Ayrıca Türk Tabipler Birliği verilerine göre, yılda ortalama 2 bin beş yüz civarında hekim, başka ülkelere gitmek üzere iyi hal belgesi almaktadır.

Şiddete uğrayan hekimler için, hukuk kılavuzu olan ender ülkelerinden biriyiz!

Bu kılavuzda yer alan, herhangi bir taciz halinde, hekimlerin güvenlik talebine ilişkin “beyaz kod” uygulamasına, 2024 yılında 18 bin civarında olay ile başvurulmuştur.

Bu olayların tamamına yakını hastalar, hasta yakınları tarafından gerçekleştirilmiş olup, gerçekleşen olayların yarısına yakını da, savaşlarda dahi tarafların düşman görmediği, hekimlere yönelik tacizlerdir!

Ve ilginç olanı da, olayları gerçekleştirenlerin çoğunluğunun, çocuk ya da yaşlı hasta yakınları olmasıdır.

Bu rakamlara, 184 çağrı merkezi ile CİMER üzerinden, bir yılda hekimler hakkında yapılan, milyonlarca şikâyetler dâhil değildir. Hekimlerin, çoğunluğunun “çamur at izi kalsın” mantığıyla yapılmış bu şikâyetler hakkında, kurumlarında ya da mahkemelerde, kendilerini savunmak zorunda kalmalarına ilişkin, gayret israfının yarattığı moralsizlik ile iş verimindeki düşüklüğü, okuyucularımızın takdirine sunuyorum

Acaba bundan dolayı mıdır ki, en son yapılan Tıpta Uzmanlık Sınavından sonra, hekimlerin seçim yaptığı ihtisaslarda, çocuk hastalıklarına ilişkin branşlarda hiç tercih yapılmamıştır!

Kadro açılan illerdeki resmi sağlık kurumlarının çalışma koşulları ile özel sektörün kamudan cazip olması hususlarının da, ihtisas tercihlerinde etkili olduğu bilinmektedir.

TÜİK verilerine göre, kamuoyuna yansıyan genel sağlık memnuniyet oranları 2011-2013 yıllarında % 76 iken, 2024 yılında % 63’e gerilemiş ve sonraki süreçte de gerilemeye devam etmektedir.

Aşırı iş yükü, sağlıkta şiddet, düşük özlük hakları, uzun nöbetler ve mesleki tükenmişlik gibi, yapısal sorunların olduğu ortamlarda çalışmak zorunda kalan, başta hekimlerimiz olmak üzere sağlık çalışanlarımızın, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, keyfiyet değil zorunluluktur! Bu iyileştirilmelerin yapılması halinde, başta hekimlerimiz olmak üzere sağlık çalışanlarımızın başka ülkelere gitmelerini önleyebilir ve sağlık sistemimizin vatandaşın ihtiyacına uygun, kaliteli hizmet verebilecek hale gelmesini sağlayabiliriz.

Teşbihte hata olmaz deyip; Allah’tan ruhumuza şefaat etmesini isterken ki sabrımız kıymetinde, bedenimize şifa kazandıran hekimlerimiz için de, hastalarımız ile hasta yakınlarımızın, sabırlı ve şefkatli olmaları gerekmez mi?

Artık kendi kendimize muhasebe yapıp, aldığımız sağlık hizmetlerinin kalitesinde belirleyici olan, hastalarımızın hiddetine mi, hekimlerimizin hikmetine mi itibar edeceğimiz hususunda, karar vermemiz gerektiğini, sağlıkta yetkili kişi ve kurumlar ile okuyucularımızın takdirine sunuyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Selim Kaplan Arşivi
SON YAZILAR