Zeynel Hebun Güler

Zeynel Hebun Güler

Hokka

“Yanlış çağda yaşamanın stresi içindeyim.”

-Murat Menteş

 Parmaklarım çekingen bir tavırla uçuyor daktilomun üzerinde. Daktilonun griliği, parmaklarımın soluk rengiyle bütünleşiyor gözümün önünde. Yeni bir uzuv türüyor bedenimden; ellerim, daktiloyla yer değiştiriyor. Ben ellerimi masada bırakıyorum uzunca bir süre, kollarımın ucunda yazın ortaya çıkan vişne tomurcukları gibi daktilo duruyor öylece. Zihnim, ilkbaharını yaşıyor bu vesileyle. Tüm bedenim zihnimden çıkanları ölümsüzleştirmek için seferber oluyor. Ellerim yok, yerinde daktilo ve kalbim bir mürekkep hokkası... Bir şeyler eksik gibi geliyor yine de, çok sonra fark ediyorum daktiloda birkaç harfin kaybolduğunu. Zihnimden çıkıp kağıda dökülen düşünceler birkaç harf eksik çıkıyor her seferinde. Ben birkaç harf eksiliyorum evrenden. Dünyayı birkaç harf eksik görüyorum. Anlıyorum ki bir harf bile eksilirse zihnimden, ben bir harf daha yaklaşıyorum ömrümün son günlerine. Kağıda mürekkep aktıkça akıyor kan varlığını bir daktiloya bağlamış damarlarıma. Yazmak ile yaşamak arasındaki ince çizginin yazmaya yakın olan tarafındayım. Birinin toprağı çapalaması gibi daktiloyu aşındırarak ortaya çıkan düşüncelerim soluk almadan kağıda akmaya devam ederken bir soru düşüyor aklıma: “Ben kimim?” Doğanın bana bahşettiği kimlikteki miyim ben yoksa on bir rakamdan mı ibaretim? Dünyaya sağdan mı bakıyorum yoksa soldan mı? Genç miyim yaşlı mıyım? İçinde bulunduğum çağ için mi yaratılmışım? Ellerimin yerini devralan daktilonun, şelalenin çağlama sesini andıran aralıksız akışı birden durdu. Anladım ki soruların içinden en tehlikelisini seçmiştim. Öyle ki bu soruyu cevaplarken bencil olmak yararıma olurdu. Kendi başıma kendimi bulmaya çalıştığım bir yolculuğa hazırlandı daktilo. On parmak eksik kırk dokuz tuş fazlaydım.

“Uzunca bir süre yazdıktan sonra sordum kendime bu soruyu: Ben kimim? Bu sorunun sorular içinde anlaşılmaz bir yeri vardı. Bu sadece benim için mi böyleydi yoksa kendine kim olduğunu soran herkes için zorlu bir imtihan mıydı, bilmiyorum. Yaşarken bilmediklerimin listesine bir yenisi daha eklenmişti. Uzunca bir süre bu soruyla haşir neşir oldum, yaşarken içinde dönüp durduğum eksende neredeyse kaybolmak üzereydim. Kendini ararken kaybolmak, zannımca insana özgü bir eksiklikti. Ben, biraz eksiktim anlaşılan. Soruma cevap ararken elim zihnimdeki kitaplığın tozlu raflarında gezindi uzun bir süre, öyle ki daktilo paslanmak üzereydi.

 Kitaplığımın dibinde oturduğum puslu bir gecede bazı şeyleri kavradım.  Aslında ben, “Ben kimim?” sorusuna cevap ararken yaşadıklarımdan ve yaptıklarımdan ibaretim. Belki de sorunun cevabını bulduğum gün öleceğim ve ben hariç herkes bilmiş olacak bu sorunun cevabını.

 Kim olduğumu bulamadım belki ama anladım ki ben, yazmak için doğmuşum. Yüreğindeki merhamete sahip çıkanların, coğrafyasının kanını yerde bırakmayıp kağıda aktaranların, İnce Memed'e soluk veren Yaşar Kemal’in ve “ Ve ben şairim/Namus işçisiyim yani/Yürek işçisi" diyen Ahmed Arif'in hatta “Ben bir yazarım. Haliyle, aklım başımda değil.” diyen Edgar Allan Poe'nun yeryüzünde kalan soluğuyum. Ben yazdıkça var oluyorum yeryüzünde. Cevabını bilemeyeceğim halde kimliğimi oluşturuyorum, yeryüzünde bir nefeslik soluğum kalsın diye. Çünkü biz, aynı kederi soludukça biziz.

Ve ben, okudukça var, yazdıkça hârım*.”

*Ateş, diken.

Önceki ve Sonraki Yazılar