İtaatin metafiziği
İnsan, hakikate doğrudan temas edemez; ona ancak aklın, korkunun ve alışkanlığın süzgecinden geçerek yaklaşır. Görmek, bilmek değildir; bilmek ise çoğu zaman katlanmayı gerektirir. Bu yüzden akıl, karanlıkta kaybolmaz—çoğu kez bilinçli biçimde karanlığa bırakılır. Varlığın ağırlığı karşısında insan, düşünmenin yükünü taşımaktansa onu devretmeyi seçer; böylece itaat, yalnızca bir davranış değil, ontolojik bir sığınak hâline gelir.
Hakikat burada sessizdir. Çünkü sesini yükseltmek, kalabalığın düzenini bozar. Ve insan, düzenin bozulmasındansa aklın susturulmasını tercih eder.
Bir an gelir, insan gördüğünden şüphe eder.
Gözleri oradadır ama inancı kalabalığın elindedir.
Çevresel baskı yükseldiğinde gerçek eğilir;
hakikat, çoğunluğun sesine benzeyene kadar bükülür.
Nietzsche, insanları iki nehir gibi ayırır.
Biri kendi yatağını açar, taşlara çarpar, kanar ama yönünü seçer.
Diğeri kalabalıkla akar; sessizdir, güvenlidir, iz bırakmaz.
Ve acı olan şudur:
Hepimiz, günün bir yerinde o ikinci nehrin içindeyiz.
İtaat, ruhun en yumuşak yastığıdır.
Başını koyarsın, düşünmezsin.
Psikolojimiz korkuyla örülüdür:
yalnız kalmaktan, yanlış yapmaktan, dışarıda bırakılmaktan.
Bu korkular, aklı usulca susturur.
Sosyoloji buna “uyum” der,
tarih ise utançla hatırlar.
Bir zamanlar milyonlar, karanlık bir marşın ritmine yürüdü.
Sözler yanlıştı ama ses yüksekti.
Ve insan, yüksek sesle söylenen yalanları
fısıldanan gerçeklere tercih etti.
Kant bu manzaraya öfkeyle baktı.
İnsanı hayvanlardan ayıran aklın
neden bu kadar gönüllü biçimde zincire vurulduğunu sordu.
“Yaşamak için efendiye ihtiyaç duyan tek hayvan insandır,” dedi.
Çünkü insan, özgürlüğü taşımak yerine
taşımayı başkasına devretmeyi seçer.
Sonra insanlığın kulağına bir fısıltı bıraktı:
Sapere Aude.
Bilmeye cesaret et.
Bu bir ders çağrısı değildi.
Bu, bir uyanış çanıydı.
Bir kopuş, bir yalnızlık yeminiydi.
Kant’ın hedefi cehalet değildi;
aklını başkasına emanet etmenin konforuydu.
Din, devlet, gelenek, kitap…
Hepsi birer bastondu.
Ve insan, yürümeyi unuttuğu için
bastonlara minnettardı.
Oysa bilmek masum değildir.
Bilmek, artık saklanamamaktır.
Bilmek, kalabalığın içindeyken bile
yalnız kalmayı göze almaktır.
Bu yüzden çoğunluk güvenlidir.
Çünkü çoğunluk, sorumluluğu paylaşır.
Yanlışsa bile, hep birlikte yanlıştır.
Ve insan, tek başına doğru olmaktan
daha çok korkar.
Ama her çağda
birileri karanlıkta kibrit çakar.
Alev küçüktür, rüzgâr serttir.
Kalabalık rahatsız olur.
Çünkü ışık, uykuyu böler.
Aydınlanma bir meydan değildir.
Bir slogan hiç değildir.
Aydınlanma,
bir insanın kendi zihniyle baş başa kaldığı
o sessiz, ürkütücü andır.
Ve belki de cesaret,
haklı olmaktan değil;
düşünebilmekten vazgeçmemekten ibarettir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.