Müslüm Üzülmez

Müslüm Üzülmez

Kötülük ve Pislikler Çoğunlukla Kutsallık Adına Yapılır

Kötülük ve pislikler tarih boyunca çoğunlukla kutsallık adına yapılmış ya da altında saklanmıştır. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini Mario Puzo’nun AİLE(*) romanını okuduğumuzda görebiliriz.
 
Amerikalı yazar Mario Puzo (1920-1999), 1969’da yazdığı BABA romanında mafyanın, Don Corleone ailesinin karanlık ve kanlı öyküsünü anlatmıştı. BABA romanı, sonradan aynı isimle 1972’de Marlon Brando’nun başrolünü oynadığı film olarak beyazperdeye aktarıldı ve zamanında çok ilgi gördü. AİLE romanında ise, Vatikan’da papalık makamında oturan Borgia ailesinin kutsallık adına yaptığı icraatlar anlatılmaktadır. Rodrigo Borgia gerçek ruhani bir şahsiyettir. Yolsuzluklarla anılan Rönesans döneminin en çok tartışılan papasıdır. Cem Sultan, Niccolò Machiavelli, Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi birçok tarihsel gerçek şahsiyet, düşünür ve sanatçı da yeri geldiğinde romanda yerlerini almaktadır.
 
Rodrigo Borgia, bir kardinaldir. Zekidir, yakışıklıdır, hırslıdır, kurnazdır, oyunbazdır, lüks yaşama ve kadınlara düşkündür. İktidar olmanın, gücün çok önemli olduğunun farkındadır. Bu nedenle her şeyi önceden çok uzun vadeli düşünür ve bir plan dâhilinde en ince ayrıntısına kadar tasarlar. Bir önceki Papa daha ölmeden hesaplarını yapar. Her insanın hayatında verdiği bir kararın alınyazısını belirlediği bir zaman olur ya, Papa ölünce, yeni Papa seçiminde bir kardinal olarak Rodrigo Borgia da aday olur. Ama önceki Papa Innocent Papalık hazinesini boş bırakmış ve bu nedenle Kutsal Roma Katolik Kilisesi İspanya ve Fransa krallarının aşağılamalarına maruz kalmaktadır. Vatikan’da işler pek iç açıcı değil. “Kutsal Katolik Kilisesi’ni daha önceki ihtişamına sadece bir strateji ve finans dehası döndürebilirdi. Ama bu kim olabilirdi? Herkes merak ediyordu. Bu kararı yalnızca Kutsal Ruh’un kılavuzluk ettiği ve Tanrı’dan ilham alan kardinaller koleji meclisi verecekti. Çünkü bir Papa sıradan insan olamazdı, cennetten gönderilmiş biri olmalıydı.” (s.30)
 
Ve nihayetinde 6 Ağustos 1492’de, kurul, büyük bir gizem içinde “Tanrı’nın adına” işe koyulur. Kolej meclisi, yapılan oylamada “cennetten gönderilmiş biri” olarak Kardinal Rodrigo Borgia’yı, VI. Alexander olarak Papa seçer.
 
Borgia, Papa olunca hemen kolları sıvar. Kiliseyi ve de kendi ailesini korumak için ailede herkese bir rol biçer. “Biz bir aileyiz” der çocuklarına. “Bir ailenin sadakati her şeyden ve herkesten önce gelmelidir. Birbirimizden haberdar olmalıyız, bir birimizi korumalıyız ve en önemlisi de birbirimize bağlı olmalıyız. Çünkü eğer bu sorumluluğu şerefimizle yerine getirirsek, asla mağlup olmayız. Ama eğer bu sadakatte tereddüdümüz olursa, hep beraber mahvoluruz.” (s.57)
 
Böyle der ama çok geçmeden Aile içinde kazanlar kaynamaya başlar. Oyun içinde oyunlar oynanır ve bu oyunlarda herkes hissesine düşen rolü oynar ya da kutsallık adına piyon gibi kullanılır. Olayın kahramanları, yapmaları gerekenleri, işlerini, kendilerine biçilen rollerini ve içgüdülerinin gereğini yaparlar. Aile fertlerinin bu arada kutsal perdenin ardında sayısız sırları oluşur, ama sırlarının birini bile söylemezler, saklarlar. Ama “İsa’nın vekili” Papa, her şeyi bildiği gibi sırrın sır olarak kalmayacağını çok iyi bilir. Bir gün farklı bir nedenle Fransız elçisine, “yerin kulağı vardır. Ne sizin sarayınız ne de bizimki hiçbir şeyi gizli tutmaz”(s.240) diyerek uyarma ihtiyacını duyar.
 
Papa’nın Aile’si kutsal bir ailedir ama her şey de olduğu gibi kendi zıddını içinde barındırır. Ağabeyle kız kardeş aşk hayatı yaşar, kardeş kardeşinin hanımına sahip olur, yaşça uygun olmayan kız ve erkek çocukları kutsal ittifakların kurulması amacıyla evlendirilir, şehir (kilise) devletleriyle binlerce Hıristiyan kanı akıtılarak savaşılır, kız kardeşin kocası öldürülür ve kardeş kardeşin katili olur. Kardeşin “kardeşini öldürmesi pek çok Borgia günahını bağışlatmak için uygun bir kefaret”(s.177) olur.
 
Dominik Rahip Savonarola verdiği vaazlarla bu olanlara isyan eder. Bir vaazında: “İlk kilisede ayin kadehleri tahtadan yapılmıştı, ama rahiplerin inançları altındandı. Bu karanlık dönemde, Papa ve Roma’daki kardinaller döneminde ayin kadehleri altından yapılmış, rahiplerin inançlarıysa tahtadan!” (s.212) der. Der ama, verdiği vaazlar nedeniyle Papa’nın gazabına uğrar, bedelini ağır öder, ölümle cezalandırılır.
 
Şair Filofila, Borgia ailesinin hoşuna gitmeyecek şiirler yazınca saray duvarının dibinde bir çuval içeresinde başsız, parmaksız cesedi bulunur. Hem de “cesedin cinsel organı, dili, parmakları ve kulakları da Filofila’nın şiirlerinden birine sarılmış bir halde” (s.351).
 
Bütün bu olanlar karşısında Papa’nın çok sevdiği biricik kızı, “güzeller güzeli” Lucrezia’nın feleği şaşar. Korku ve şüphe onu yiyip bitirir. Sonunda inancının son kalıntısını da kaybettiğini hisseder, inandığı her şeyi sorgular. En sonunda tutunacak bir tek dal bile kalmaz. “Bu kadar fazla kötülük nasıl olur da iyilik ve Tanrı için olabilir”(s.313) diye düşünmeye başlar.
 
Ama zamanın ruhu Kutsal Ruh’tan daha baskındır. Güç adaletle dengelenmediğinden, kimse kimseye güven duymaz. Soylular ve kardinaller korku içinde yaşar. Birbirlerine şirin gözükseler de kuyu kazmadan geri durmazlar. Papa’nın ezeli muhalifi Kardinal Della Rovere dâhil birçok dük ve soylu; “birkaç dukanın sağırlara duyma ve körlere görme yetisi kazandıracağını çok iyi biliyordu. Yoksulluk çekenler söz konusu olunca altın her zaman duadan daha büyük mucizeler yaratabilir,” (s.341) deyip işe koyulur.
 
Fısıldaşmaya başlarsa yılanlar zehirlerini akıtacaktır. Güneşle birlikte doğan her gün artık karanlık sır dolu gelişmelere gebedir; nerede ne zaman ne olacağını kim bilebilir ki? Azrail görünmez peleriniyle gökyüzünde sürekli dolaşmaktadır: “Göklerdeki babamızın çocuklarından birini ne zaman evine çağıracağını kimse bilemez.” (s.341)
 
***
AİLE, güzel bir roman: Din, İsa, Meryem Ana, kilise, aile ve daha birçok kutsalın nasıl hoyratça suistimal edildiği ve kötülüklerin bu kutsalların altında yapıldığı ya da saklandığı güzel bir anlatımla çok güzel gözler önüne serilmiş. Kitabın arka kapağında Amerika merkezli Time dergisinden bir alıntı var: “Ahlaksızlık, ihanet, cinayet, sarsıcı aşklar ve elbette aile değerleri ile dolu, baştan sona bir ziyafet” diye. Doğrusu, “baştan sona ziyafet” yerine, “baştan sona rezalet” denilseydi kanımca daha doğru olurdu. Tabi bunlar Ortaçağ Avrupa’sında, 1490’lı yıllarda Roma’da/Vatikan’da oluyor. Peki, yakın zaman Türkiye’sinde/İslam dünyasında olanlar çok mu farklı? Yıllardır kötülük ve pislikler kutsallık ardında yapılıp saklanmıyor mu? Ne dersiniz?
 
 
(*)Mario Puzo, Aile, E Yayınları, Çev: Selvin Kayahan, Üçüncü Basım, 2021 İstanbul, 430 sayfa.

Önceki ve Sonraki Yazılar