Laiklik: Devletin inancı değil, insanın hakkı
Laiklik üzerine konuşurken çoğu zaman teknik bir kavramdan söz ediyormuşuz gibi davranıyoruz. Oysa laiklik, bir anayasa maddesinden ibaret değildir. Laiklik, insanın onuruyla ilgilidir.
Bir hukukçu olarak biliyorum ki; bir devletin gerçekten adil olup olmadığını anlamak için yasalarına değil, o yasaların kaynağına bakmak gerekir. Eğer hukukun kaynağı ilahi yorumlara dayanıyorsa, o yorumun dışında kalan herkes potansiyel olarak “öteki”dir. Eğer hukukun kaynağı halk iradesi ve eşit yurttaşlık ilkesi ise, işte orada adalet mümkündür.
Laiklik tam da bu noktada devreye girer.
Laiklik, devletin bir inancı olmamasıdır.
Ama daha önemlisi, insanın inancının devlet tarafından belirlenmemesidir.
Çünkü devlet bir inancı dayattığında özgürlük ortadan kalkar. Devlet bir inancı üstün tuttuğunda eşitlik zedelenir. Devlet kutsallaştığında ise eleştiri suç sayılmaya başlanır.
Oysa demokratik hukuk devleti, kutsal değildir; hesap verebilirdir.
Laik hukukta yasa değiştirilebilir.
Laik devlette iktidar sorgulanabilir.
Laik düzende yurttaş, kul değildir.
Avrupa’nın Karanlıktan Çıkışı
Orta Çağ Avrupa’sını düşünelim. Kilisenin siyaset üzerindeki mutlak etkisini… Engizisyon mahkemelerini…
Bilim, dogmaya aykırıysa cezalandırılıyordu. Düşünmek bile tehlikeliydi.
Galileo yargılandı. Giordano Bruno yakıldı.
O dönem “karanlık çağ” olarak anılır. Çünkü karanlık sadece sokaklarda değil, zihinlerdeydi.
Avrupa bu karanlığı nasıl aştı? Reform hareketleriyle, Rönesans’la, Aydınlanma’yla… Ve nihayet Fransız Devrimi ile egemenliği gökten yere indirerek.
Laiklik Avrupa için bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktu.
Çünkü dinin siyaseti mutlaklaştırdığı her dönem, özgürlük daralmıştı.
Bugün Avrupa demokrasilerinin temelinde bu acı tarihsel deneyim vardır.
Aşılmayan Eşik: Din ve Siyasetin Ayrılamadığı Toplumlar
Din ile siyasetin ayrıştırılamadığı toplumlarda devlet çoğu zaman kutsal bir zırh kuşanır. İktidar, eleştiriyi günah; muhalefeti ihanet olarak tanımlar.
Bu zemin üzerinde hukuk eşitliği değil, yorumu korur.
Kadın yurttaş değil, “ahlaki düzenin simgesi” haline getirilir.
Bedenler üzerinden siyaset yapılır.
Laiklik olmadığında özgürlük değil, itaat büyür.
Bir Kadın ve Bir Hukukçu Olarak
Laikliğin en hayati etkisini kadınların hayatında görüyoruz.
Tarih boyunca siyasal din yorumları en çok kadının yaşam alanını belirledi:
Ne giyeceği, nerede çalışacağı, nasıl yaşayacağı, kaç çocuk doğuracağı…
Oysa laik hukukta kadın bireydir. Hak sahibidir. Eşittir.
Medeni kanunların laik temele dayanması tesadüf değildir.
Kadının miras hakkı, boşanma hakkı, velayet hakkı; kutsal yorumdan değil eşitlik ilkesinden doğmuştur.
Şunu açıkça söylemek gerekir:
Laiklik zayıfladığında ilk gerileyen alan kadın haklarıdır.
Bu sadece teorik bir tespit değil; tarihsel bir gerçekliktir.
Laiklik ve Gerçek İnanç
Laiklik dine karşı değildir. Tam tersine, inancı özgürleştirir.
Devlet gücüyle dayatılan iman, iman değildir.
Baskı altındaki tercih, tercih değildir.
Gerçek inanç ancak özgürlük ortamında mümkündür.
Laiklik varsa tercih vardır.
Tercih varsa samimiyet vardır.
Bir Medeniyet Tercihi
Laiklik bir ideolojik slogan değildir. Bir medeniyet tercihidir.
Devletin kutsal değil hesap verebilir olduğu,
Hukukun değiştirilebilir olduğu,
Kadının eşit yurttaş olduğu,
Bilimin özgür olduğu,
Vicdanın baskı görmediği bir düzenin adıdır laiklik.
Bugün laikliği savunmak; bir yaşam tarzını değil, herkesin yaşam hakkını savunmaktır.
Bir kesimi değil, bütün toplumu korumaktır.
Bir inancı değil, insan onurunu savunmaktır.
Unutmayalım:
Laiklik zayıfladığında özgürlük daralır.
Laiklik güçlendiğinde toplum nefes alır.
Çünkü özgürlük, devletin inancı değildir.
İnsanın kendini seçebilme hakkıdır.
Sevgiyle.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.