Aşırı Şeffaflık Çağı: Her Şeyi Paylaşmak Zorunda mıyız?
Dijital çağ, yalnızca iletişim biçimlerimizi değil, mahremiyet anlayışımızı da dönüştürdü. Bir zamanlar yakın ilişkilere, sınırlı sosyal çevrelere ya da terapi odalarına ait olan birçok deneyim bugün kamusal alanda dolaşıma giriyor. Ayrılıklar, travmalar, aile içi çatışmalar, psikiyatrik tanılar, hatta seans içerikleri bile sosyal medyada açıkça konuşulabiliyor. Paylaşmak görünürlük sağlıyor; görünürlük ise çoğu zaman “anlaşılmış olma” hissi yaratıyor. Ancak burada sormamız gereken soru şu: Anlaşılmak ile teşhir etmek gerçekten aynı şey mi?
Psikolojik açıdan bakıldığında insanın temel ihtiyaçlarından biri kabul edilmek ve onaylanmaktır. Sosyal medya bu ihtiyaca beğeni, yorum ve paylaşım gibi hızlı ve ölçülebilir bir karşılık sunar. Bu geri bildirimler kısa vadede aidiyet ve değer algısını güçlendirebilir. Ancak duygusal deneyimin henüz işlenmeden ve anlamlandırılmadan kamusal alana taşınması, kişinin duygularını düzenleme kapasitesini zayıflatabilir. Her duygunun görünür kılınması, onu derinleştirmek yerine yüzeyselleştirebilir. Çünkü bazı deneyimler önce kişinin kendi içinde yer bulmayı gerektirir.
Şeffaflık kültürü çoğu zaman cesaret ve özgünlükle eş tutulur. Oysa psikolojik olgunluk, her şeyi söylemek değil; neyi, ne zaman ve kime söyleyeceğini ayırt edebilmektir. Sınırlar, ruhsal bütünlüğün temel unsurlarındandır. Mahremiyet yalnızca saklamak anlamına gelmez; seçicilik ve öz-koruma anlamına da gelir. Kişinin her deneyimini dış dünyanın onayına sunmadan yaşayabilmesi, benlik sürekliliğini ve kimlik bütünlüğünü koruyan önemli bir psikolojik beceridir. Sürekli görünür olma hâli ise zamanla performatif bir benlik inşasına yol açabilir; birey yaşadığı için değil, paylaştığı için var olduğunu hissedebilir.
Öte yandan paylaşımın tümüyle olumsuz olduğu söylenemez. Özellikle ruh sağlığı ile ilgili konuların görünür hâle gelmesi, etiketlenmenin azalmasına katkı sağlamıştır. İnsanların yalnız olmadıklarını fark etmeleri, kolektif iyileşme duygusunu güçlendirebilir. Ancak iyileştirici paylaşım ile duygusal teşhir arasındaki çizgi oldukça incedir. İyileştirici olan, deneyimin anlamlandırılmış ve sınırları belirlenmiş biçimde aktarılmasıdır. Kontrolün bireyde kaldığı bir anlatıdır bu. Teşhir ise çoğu zaman dış geri bildirimle beslenen ve kişinin duygusal anlamlandırma sürecini zayıflatan bir eylem biçimidir.
Bugün içinde yaşadığımız kültür, görünürlüğü değerle eşitleme eğilimindedir. Bu nedenle benliğin değerini dış geri bildirimle ölçmeye daha yatkın hâle geliyoruz. Oysa ruhsal denge, benliğin değerini kamusal geri bildirimle değil, içsel değerlendirme ile sürdürebilmesine dayanır. Bir deneyimin paylaşılabilir olması, onun mutlaka paylaşılması gerektiği anlamına gelmez. Bazı duyguların önce sindirilmeye, bazı yaşantıların ise sınırlı ve güvenli ilişkiler içinde paylaşılmaya ihtiyacı vardır. Sınır koyabilmek, gizlemek değil; benliği koruyabilmektir. Bu nedenle asıl mesele ne kadar görünür olduğumuz değil, kendimize ait olanı koruyarak ne kadar bütün kalabildiğimizdir.
Klinik Psikolog Kübra Özsat
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.