Ölümsüz Ağacın Gölgesinde
Modern dünya bize sürekli "hızlı olmayı" dayatıyor. Hızlı yemek yiyor, hızlı seyahat ediyor, başarıya hızlıca ulaşmak istiyoruz. Hemen ekilen, hemen büyüyen, hemen tüketilen bir hayatın içindeyiz. Oysa pencereden dışarı bakıp doğanın ritmine kulak verdiğimizde, bambaşka bir zaman algısıyla karşılaşıyoruz. Bu algının yeryüzündeki en asil temsilcisi ise hiç şüphesiz zeytin ağacıdır.
Akdeniz havzasının bu kadim dostu, insanoğluna acele etmenin ne kadar beyhude olduğunu yüzlerce yıldır sessizce fısıldıyor.
KÖK SALMAK
Bir zeytin ağacı dikildiğinde, öyle hemen meyve verip boy atmaz. O, acele etmez. İlk yıllarını yukarıya gövde yapmaktan ziyade, toprağın derinliklerine doğru sessiz ve derinden kök salarak geçirir. Bilir ki, rüzgarlara, kuraklığa ve yüzyılların getireceği fırtınalara dayanmanın tek yolu, yerin altında sağlam bir temele sahip olmaktır.
Bugün bizim en büyük eksiğimiz tam olarak bu değil mi? Her şeye hemen ulaşmak isterken, kök salmayı unutuyoruz. Bir işte derinleşmeden uzman olmak, bir ilişkiyi büyütmeden tüketmek istiyoruz. Zeytin ağacı ise bize "Önce kök sal, acele etme; meyve kendiliğinden gelecektir" der.
YARALARDAN DOĞAN GÜZELLİK
Zeytin ağacına boşuna "ölümsüz ağaç" (gözüpek ve dayanıklı anlamında olivarius) dememişler. Gövdesi yaşlandıkça bükülür, yarılır, hatta içi boşalır. Dışarıdan bakıldığında kurumuş gibi görünen o yaşlı, budaklı gövdeden, bahar geldiğinde yemyeşil filizler fışkırır. O, aldığı her darbeyi, geçirdiği her çetin kışı gövdesine bir nakış gibi işler ama asla pes etmez.
İnsan da böyledir aslında. Hayatın getirdiği zorluklar, kırgınlıklar ve yaralar bizi yok etmek için değil, karakterimizin gövdesini şekillendirmek içindir. Zeytinin o yamru yumru gövdesindeki her kıvrım, bir direnç hikayesidir. Ve en lezzetli, en şifalı yağlar, işte o en çok rüzgar yiyen, en yaşlı ağaçların meyvelerinden süzülür.
MİRAS BIRAKMAK
Zeytin ağacı bencil değildir. Bugün diktiğiniz bir zeytinin en olgun, en verimli dönemini belki de sizden sonraki iki nesil görecektir. Bu yüzden zeytin dikmek, sadece bugünü kurtarmak değil, hiç tanımayacağınız torunlarınıza, geleceğe bırakılmış bir barış ve bereket mektubudur.
Şimdi başımızı o küçük hesaplardan, günlük sığ çekişmelerden kaldıralım. Bir zeytin ağacının gölgesine oturduğumuzu hayal edelim. Bin yıldır orada duran, imparatorlukların yıkılışına, nesillerin geçişine tanıklık eden o bilge gövdeye sırtımızı yaslayalım.
Sahi, bugün uğruna kendimizi hırpaladığımız o "acil" meselelerin hangisi bir zeytin ağacının ömrü karşısında anlamlı kalıyor? Belki de biraz yavaşlamanın, köklerimize bakmanın ve zamana yayılmanın vakti gelmiştir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.