Müslüm Üzülmez

Müslüm Üzülmez

Recep Maraşlı’nın Kitabı: Pasolini’nin Filmi ve Diyarbakır 5 No’lu

Sevgili dostum ve Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nden koğuş arkadaşım Recep Maraşlı’nın Almanya’dan adıma imzalayıp gönderdiği Diyarbakır ya da Sodom’un 5 No’lu Zindandaki Bin Günü(*) kitabı teknoloji ve iletişimin bunca gelişmişliğine rağmen ancak 2 ay 5 günde elime ulaştı. Gecikme, kitabın özgül ağırlığından kaynaklanmış olabilir.

Gönderilen kitap Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi hakkında. Bugüne kadar 5 No’lu ile ilgili birçok kitap ve yazı yazıldı, film ve belgesel yapıldı, şiirler yazılıp türküler yakıldı. Ama bunlar ne kadar çok yapılırsa yapılsın yine de bir şeyler hep eksik kalıyor... O günleri yaşayanlar yazmanın tarihsel bir görev olduğunun bilincinde eksiklikleri tamamlamaya gayret göstermelidir. Recep Maraşlı arkadaşım sağ olsun, eksiklikleri tamamlamada yoğun bir emek harcayarak çok farklı bir anlatımla Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nin karanlık perdesini biraz aralayıp vahşet günlerinin bir kısmını daha görünür kılmış.

Bizler, 12 Eylül öncesinde hevesle, gönüllü bir şekilde hiçbir kişisel çıkar beklemeden devrimci mücadelede bulunuyorduk. Gönüllülük temelli merakın, uygarlığın temel yaratıcı eylemlerinden biri olduğunu henüz daha tam bilincine varmamıştık, bilmediğimiz şeyleri kitaplardan öğrenerek çalışmalarımızı yürütüyorduk. İyi ve güzel şeyleri arzuluyorduk. Özgürlük ve adalet istiyorduk. Olmaz dediler: Bir gün sabaha karşı askerler faşist bir darbe yapıp devrimcileri, sosyalistleri, komünistleri, Kürt yurtseverlerini ve örgütsel oluşumlarının lider, militan ve destekçilerini birer birer ya da gruplar halinde toplayarak cezaevlerine doldurdular.

Ben, 7 Ekim 1982’de İstanbul’da yakalandım, İstanbul ve Diyarbakır’da sorgulandım. 15 Aralık 1982’de Diyarbakır’da mahkemeye çıkarıldım ve tutuklanıp 5 No’lu’ya gönderildim. Yakalanmadan önce 5 No’lu ile ilgili çok şey duymuş, dinlemiş ve okumuştum. Dahası, kardeşim Ali Haydar yakalanmamdan yaklaşık üç ay önce tahliye olmuş ve cezaevinde olup-bitenleri bana detaylıca bir bir anlatmıştı. Meğersem 5 No’lu’yu okuma ve anlatımlardan anlamak gerçek anlamıyla anlamak değilmiş. Cezaevine götürüldüğümde “Hoş Geldin” dayağını yediğimde, hücreden alınıp 12. Koğuş’a götürüldüğümde kapı önünde feci dövüldüğümde, koğuşta merkezi yayında hoparlörden benim aslan bildiğim Hasan Hüseyin Karakuş’un bülbül gibi ötüp “Doğru yol Atatürk’ün yoldur” dediğinde, 36. Koğuş 1. Kat 6. Hücrede boklu bir hücreye atıldığımda, kuralları kabul etmeyip Eylül 1983 ve Ocak 1984 direnişlerini yaşadığımda Diyarbakır 5 No’lu’nun nasıl bir yer olduğunu hakkıyla anlamış biri olarak Haziran 1984’te tahliye oldum.

Diyarbakır 5 No’lu’da işkencenin hiçbir türü unutulmadan tutsaklar üzerinde denendi. İnsanların bedenlerinde, ama daha çok ruhlarında silinmez hasarlar oluştu. Cezaeviyle ilgili hafızamda hiç silinmeyen görüntüler var. Bu görüntüler hafızamızda henüz bayatlamadı, gördüklerim hafıza dosyalarımda öylece saklı duruyor.

Cezaevinin kan, ter, salya, idrar, kir, bit, pire, sigara, dayak, küfür, hakaret ve bedenlerin teslim alınışı korkusunun karışımı kendine ait iğrenç bir kokusu vardı. Orda her görüntü sadece görüntü değildi, görüntülerin içe işleyen ürkütücü sessizliğiydi çoğu kez. Bu nedenle bazen acıların yıpratıcı ruhsal etkisi sonucu marş söylerken iradem dışında hücre ve koğuş duvarlarında sabit bir noktaya takılıp kalarak hayaller kurar, geçmişin muhasebesini yapar ve güzel şeyler düşlerdim. Teslimiyetin yanılgısını anlamak için de bazen derin düşüncelere dalardım.

Cezaevinde her an her şey olabilirdi. An itibariyle ne olacağını bilmiyorduk, bu belirsizlik endişe ve korkuyu besliyordu. Ama belirsizlik insan zihnine korkuyu hâkim kılsa da, geleceğimizin ne olacağını öngöremesek de inatla, umutla, inançla çoğumuz kendi yöntemlerimizle kendimizi korumaya, ruhumuzu teslim etmemeye çalışıyorduk. Direnmenin sorumluluğu sonunda bizleri birleştirdi: Birlikte direndik ve birlikte kazandık.

Cezaevindeki insanlık dışı uygulamaları, tutsakların davranışlarını ve kendi aralarındaki ilişkileri, kaybedilen ve kazanılan direnişlerin yarattığı etkileri anlatma ve yazmanın çok zor olduğunu düşünüyorum. Ama zor olsa da Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’ni ancak 5 No’lu’da kalanlar yine en iyi anlatabilir.

Recep Maraşlı 5 No’lu’da kalan bir arkadaşımız olması nedeniyle kitabında cezaevini iyi anlatmış, Diyarbakır ya da Sodom’un 5 No’lu Zindandaki Bin Günü’nün kurgusunu da çok güzel kurgulamış. İtalyalı usta yönetmen Pierre Pasolini’nin Salo ya da Sodom’un 120 Günü filmiyle karşılaştırıp, kurgu olarak anlatılanlar ile 5 No’lu’da gerçek yaşanmışlıkların benzerliklerini, yaptığı yorumlarla da insanlık dışı uygulamaların nedenlerini açıklamaya çalışmış.

Söz konusu film, 1943-1945 yılları arasında Kuzey İtalya’da Nazi işgal kuvvetleri tarafından kurulmuş olan faşist İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nde geçmektedir.

“Bir film izledim; Pasolini’nin 1975 yapımı Salo ya da Sodom’un 120 Günü... ve filmde olup bitenlerin 1980’lerin Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde yaşananlara bu kadar çok benziyor oluşu karşısında iliklerime kadar ürperdim,” diyor Recep Maraşlı. Devamında ise; “Acaba Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ni siyasal-sosyal bir deney merkezi olarak tasarlayanlar bu filmi izlemiş miydi? İzlemişlerse bu, faşizmin insan kişiliğini aşağılamaktaki evrensel anlayışını anlamak bakımından dehşetli bir örnek olmalı,” diyor (s.19).

Ben, filmi 3 yıl önce pandemi süreci başladığı zaman izlemiş ve izlerken ürperip tiksinmiştim, ama 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarımızla filmde olup-bitenleri karşılaştırma hiç aklıma gelmemişti. Kitabı okuduktan sonra filmi yeniden izledim ve eski günlerin gerilimini yeniden yaşayarak benzerlikleri gördüm. (Arzu edenler filmi internet ortamında izleyebilir).

Filmde tutsakların bedenleri üzerinden ruhlarını/ bilinçlerini teslim almak için çıplak bedenler üzerinde akıl almaz işkenceler yapılıyor. İğrençlik, sapıklık, manyaklık, vahşet içeren sahneler var. Çok fazla çıplaklık da var ama erotik değiller; iğrençliğin, cinsel şiddetin görüntüleri sahnelenmiş.

“Bunların gerçek dünyada olmayacağını düşünenler muhakkak vardır, ama yanılıyorlar. Cinsel şiddetin en korkunç örnekleri 12 Eylül iktidar aparatlarınca Diyarbakır 5 No’lu’da sosyalist, özgürlükçü ve düzen dışı hareketleri terbiye etme, Kemalist resmî ideolojinin normlarını kabul ettirme, Kürt kimliğini imha etme ve Türk kimliğini dayatma amacı doğrultusunda gerçek bir mekânda ve denekler üzerinde uzun süre uygulandı.” (s.45)

“Diyarbakır cezaevinde ‘teslimiyet dönemi’ veya ‘vahşet dönemi’nin başlangıcı, 12 Eylül 1980 Askeri Cuntasının Cezaevine özel yönetim ataması, askeri kuralların cezaevine egemen kılındığı Kasım-Aralık 1980 esas alınırsa, otuz beş aylık (yaklaşık bin günlük) bir süre eder. Bu üç yıllık dönem 5 Eylül 1983 toplu ayaklanmasıyla sona erdi.” (s.55)

“Pasolini’nin Salo ya da Sodom’un 120 Günü acı bir sonla bitiyor. Fakat bizim bin günlük serüvenimiz, farklı olarak ve umutlu bir müjdeyle söyleyebilirim ki, direnişle ve başarı kazanılmasıyla bitti.” (s.126)

Bu soylu direnişte yer alan tüm tutsakları selamlıyor, yaşamını yitiren arkadaşlarımızı sevgiyle anıyorum. Recep Maraşlı arkadaşımı da bu çalışmasından dolayı kutluyor ve teşekkürlerimi gönderiyorum.

(*) Recep Maraşlı, Diyarbakır ya da Sodom’un 5 No’lu Zindanındaki Bin Günü, Dipnot Yayınları, Ankara, 2022, 134 sayfa.

Önceki ve Sonraki Yazılar