Av. Güler Koçyiğit

Av. Güler Koçyiğit

Şükürle Yönetilen Yoksulluk: Emekliliğin Bilinçli Tasfiyesi

Şükürle Yönetilen Yoksulluk: Emekliliğin Bilinçli Tasfiyesi

Türkiye’de emeklilerin yaşadığı yoksulluk bir ekonomik arıza değildir.

Bir kriz sonucu da değildir.

Bir yanlış hesap hiç değildir.

Bu tablo, uzun yıllara yayılan bilinçli bir siyasal tercihin, adım adım yürütülen bir sosyal mühendisliğin sonucudur.

Bugün emekliler açlık sınırının altında maaş alıyorsa, bu “para yokluğundan” değil; para olduğu hâlde verilmemesinden kaynaklanmaktadır. Devletin kasası boş değildir. Vergiler toplanmakta, bütçe büyümekte, kaynaklar farklı alanlara akmaktadır. Ancak sıra emekliye geldiğinde, birden “imkânlar” daralmaktadır.

Bu bir tesadüf değildir.

2002 sonrası dönemde iktidara gelen siyasi anlayış, özellikle 2008’e gelindiğinde sosyal güvenlik sistemini köklü biçimde dönüştürmüştür. Kamuoyuna “reform” diye sunulan düzenlemelerle; emekli aylıklarının hesaplanma yöntemi değiştirilmiş, aylık bağlama oranları düşürülmüş, çalışma süresi ile alınan maaş arasındaki bağ sistemli biçimde zayıflatılmıştır. Refah payı ortadan kaldırılmış, emekliler ülkenin büyümesinden bilinçli olarak dışlanmıştır.

Bu değişiklikler yapılırken toplumun geniş kesimleri ne olduğunu fark etmemiştir. Çünkü mesele açık ve dürüst bir dille anlatılmamıştır. Teknik terimler kullanılmış, formüllerle konuşulmuş, “ileride etkiler” denilerek geçiştirilmiştir. Ses çıkaranlar olmuş, bu gidişatın emekliliği bitireceğini söyleyenler olmuştur; ancak bu sesler bastırılmış, küçümsenmiş ya da görünmez kılınmıştır.

2002–2010 arası dönemde esen görece olumlu ekonomik rüzgârlar, toplumun büyük bir kısmında “ülke iyi yönetiliyor” algısını pekiştirmiştir. O yıllarda yapılan düzenlemelerin uzun vadeli etkileri sorgulanmamış, hatta sorgulayanlar “felaket tellallığı” ile suçlanmıştır. Bugün yaşanan tablo, işte o yıllarda atılan adımların gecikmeli faturasıdır.

Bugün gelinen noktada emekli maaşı, bırakın insanca yaşamayı, tek başına bir evin kirasını dahi karşılayamamaktadır. Emekli pazara çıkarken hesap yapmaktadır. Sokağa çıkarken cebindeki parayı defalarca yoklamakta, bir şişe suyu alıp almamayı düşünmektedir. En çarpıcısı şudur: Emekliler, temel bir ihtiyaç olan tuvalete gitmek için bile ücretsiz tuvalet aramak zorunda kalmaktadır. Parayla girilen yerlerden kaçınmakta, yolunu buna göre uzatmakta, gündelik hayatını bu küçük ama utanç verici hesaplar üzerine kurmaktadır. Kafeye oturmak, bir çay içmek, bir gazete almak artık lüks hâline gelmiştir. Gelişmiş ülkelerde emekliler dünyayı gezerken; Türkiye’de emekliler hayatın içindeki en temel ihtiyaçları ücretsiz karşılamanın yollarını aramaktadır.

Ve bütün bunlar olurken, iktidar çevrelerinden yükselen dil giderek daha da rahatsız edici bir hâl almıştır:

Şükür.

Çözüm üretemeyen, yasa teklifi getirmeyen, sosyal politika geliştiremeyen siyasetçiler; yurttaşa “şükredin” demeyi siyaset sanmaktadır. Bu, artık masum bir inanç vurgusu değil; yoksulluğu meşrulaştırma dilidir. Şükür telkini, yönetememenin üzerini örtme aracına dönüşmüştür.

İktidar milletvekillerinin, emeklinin geçinememesini “kanaat eksikliği” ile açıklaması; ekonomik cehalet değil, siyasi sorumsuzluktur. Şükür bireyin vicdanıyla ilgilidir; emekli maaşı ise kamu hukukunun konusudur. Bu ikisini birbirine karıştıran her söylem, açık bir kaçıştır.

Emekli maaşlarının belirlenmesinde temel alınan enflasyon verileri ise meselenin bir başka kritik boyutudur. Bugün ücret artışları ve emekli maaşları, TÜİK verilerine dayandırılmaktadır. Ancak TÜİK, artık kamuoyunda bağımsız, özerk ve nesnel bir istatistik kurumu olarak algılanmamaktadır. Sepet içerikleri, ağırlıklar ve hesaplama yöntemleri sık sık değiştirilmekte; toplumun gerçek hayatıyla örtüşmeyen sonuçlar üretilmektedir. Yazın kışlık ürünler, kışın yazlık ürünler sepete girerken; pazardaki, marketteki, mutfaktaki gerçek enflasyon rakamlara yansımamaktadır. Böylece emeklinin yaşadığı hayat pahalılığı görünmez kılınmakta, düşük zamlar “bilimsel veri” kılıfıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu da basit bir istatistik tercihi değil, bilinçli bir ekonomik ve siyasal mühendisliktir.

Daha da vahimi, emekli maaşlarının “devlete yük” olduğunun yüksek sesle dile getirilmeye başlanmasıdır. Bu bakış açısı, emeklileri hak sahibi yurttaşlar olarak değil; bütçeden kurtulunması gereken bir maliyet kalemi olarak gördüğünü açıkça itiraf etmektedir. Oysa emekliler bu sistemin yükü değil, bu sistemin kurucularıdır. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, vergi vermiş, bu devleti ayakta tutmuş insanlardır.

Bugün gelinen noktada hem çalışanlar hem emekliler açlık sınırına mahkûm edilmiştir. Dört kişilik bir ailenin insanca yaşam maliyeti, mevcut ücretlerin çok üzerindedir. Buna rağmen maaşlar bilinçli olarak düşük tutulmaktadır. Devlet, yurttaştan vergi toplamakta son derece mahir; ancak bu vergileri yurttaşa geri vermekte son derece isteksizdir.

Bu tablo bir yönetim zafiyeti değil; bilinçli bir tercihtir.

Bu, sessiz kalanların, görmezden gelenlerin, “idare ederiz” diyenlerin sırtına yıkılmış bir faturadır. En ağır bedeli de emekliler ödemektedir.

Şükür, bireyin inancıdır.

Hesap vermek ise siyasetçinin görevidir.

Ve toplum, yalnızca yoksulluğa mahkûm edildiği için değil; susması, kabullenmesi ve buna itiraz etmeyi unutması istendiği için kaybeder.

Sevgiyle …

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Av. Güler Koçyiğit Arşivi
SON YAZILAR