Uzakta Olan Acıya Ne Kadar Yakınız?
Bir zamanlar acının coğrafyası vardı. Savaşlar, yıkımlar ve kayıplar belirli sınırlar içinde yaşanır; uzakta olan gerçekten uzakta kalırdı. Bugün ise bu mesafe büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. Artık dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir trajedi, anlık olarak yaşamımızın tam merkezinde. Görüyoruz, duyuyoruz, tekrar tekrar tanıklık ediyoruz. Peki gerçekten uzakta olan bu acıya ne kadar yakınız?
İnsan beyni, tehditleri ayırt etme konusunda her zaman kusursuz işlemez. Evrimsel olarak gelişmiş savunma sistemimiz, maruz kaldığı uyarının fiziksel olarak yakında mı yoksa uzakta mı olduğunu her durumda sağlıklı biçimde ayrıştıramaz. Özellikle görsel ve duygusal yoğunluğu yüksek içeriklerle karşılaşıldığında, beyin bu deneyimi yalnızca “bilgi” olarak değil, sanki kişinin kendisine yönelmiş bir tehditmiş gibi işlemleyebilir. Bu durum, literatürde dolaylı travmatizasyon ya da ikincil travma olarak tanımlanan süreci tetikler. Travmaya doğrudan maruz kalınmasa dahi, maruziyetin sürekliliği ve yoğunluğu bireyde travmatik stres belirtilerine benzer tepkiler ortaya çıkarabilir.
Bu noktada belirleyici olan, maruziyetin sıklığı ve kontrolsüzlüğüdür. Gün içinde tekrar eden şiddet içerikleri, kayıp hikâyeleri ve felaket görüntüleri, zihnin doğal düzenleme kapasitesini aşar. Bunun sonucunda bireylerde artan kaygı, çaresizlik hissi, öfke ve tükenmişlik gibi belirtiler gözlenir. Ancak süreç burada durmaz. Bir süre sonra zihnin farklı bir savunma mekanizması devreye girer: duyarsızlaşma. Başlangıçta yoğun empati uyandıran içerikler, zamanla etkisini yitirmeye başlar. Bu durum çoğu zaman yanlış yorumlanır; oysa bu bir duygu kaybı değil, zihnin kendini koruma biçimidir.
Tam da bu noktada günümüz insanının temel psikolojik gerilimlerinden biri ortaya çıkar. Bir yandan yoğun bir empatik yük taşırız, diğer yandan bu yükle baş edebilmek için geri çekiliriz. Hem fazlasıyla hissederiz hem de bir noktadan sonra hissedemez hale geliriz. Bu ikili süreç, bireysel ruh sağlığını olduğu kadar toplumsal duyarlılığı da dönüştürür.
Dolayısıyla mesele yalnızca “uzakta ne olduğu” değildir. Asıl mesele, o uzaklığın zihnimizde ne kadar yer kapladığı ve bu maruziyetin nasıl yönetildiğidir. Çünkü sınırsız bilgi akışı, sınırsız dayanıklılık anlamına gelmez. İnsan zihni, sürekli ve yoğun acıya maruz kalacak şekilde tasarlanmamıştır.
Bu nedenle günümüz insanının asıl sınavı, acıya tanıklık etmekten çok, ona nasıl temas edeceğini belirleyebilmektir. Çünkü sınır koyulamayan her maruziyet, zamanla yalnızca yük haline gelir; ve yönetilemeyen her yük, ya insanı tüketir ya da onu kendinden uzaklaştırır.
Klinik Psikolog Kübra Özsat
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.