Bêjdar Ro Amed

Bêjdar Ro Amed

ABDULLAH ÖCALAN, DEMOKRATİK ULUS, ENTEGRASYON VE ZİHNİN SINIRLARI

ABDULLAH ÖCALAN, DEMOKRATİK ULUS, ENTEGRASYON VE ZİHNİN SINIRLARI

İmralı’da gerçekleştirilen görüşme sonrası paylaşılan metin, sıradan bir siyasi değerlendirme değildir. Bu metin, bir dönemin kapanışına ve yeni bir siyasal-toplumsal evrenin eşiğine işaret eden kurucu bir çerçeve sunar.

Abdullah Öcalan’ın ifadeleri, kişisel yaşam anlatısından başlayarak tarihsel devlet-toplum ilişkisine, oradan vatandaşlık tanımına ve nihayet demokratik entegrasyon mimarisine uzanan bütünlüklü bir düşünce hattı kurar.

Bu yönüyle metin, “ne oldu?” kadar, “ne olmalı?” sorusunu da merkeze alır.

Güvenlik Siyasetinin Sonu, Siyasal Alanın Başlangıcı

Metnin en net ve sarsıcı tespiti şudur: “Terörü tasfiye mantığı çözüm değildir.” Bu ifade, yalnızca bir eleştiri değil; devletin Kürt meselesine yaklaşımını belirleyen güvenlik merkezli paradigmanın iflas ilanıdır. Burada önerilen şey, güvenliğin yok sayılması değil; güvenliğin siyasetin yerine geçirilmesine son verilmesidir.

Siyaset, asli alandır. Şiddet ise bütünüyle dışlanmıştır. Demokratik siyaset, tek meşru zemindir. Bu vurgu, özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde yürütülen çalışmalara yapılan atıfla somutlaşır: Toplumsal gerçeklikten kopuk hiçbir rapor, çözüm üretemez.

Cumhuriyetin Tarihsel Gerçeği: Kürtsüz Değil

Metnin tarihsel müdahalesi açıktır: Cumhuriyet Kürtsüz kurulmadı. Bu ifade, Cumhuriyetin kendisine değil; Cumhuriyetin sonradan daraltılan, tekçi ve inkârcı yorumuna yöneliktir. Kurtuluş Savaşı’ndan kongrelere, 1921 sürecinden Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmit konuşmasına kadar pek çok tarihsel veri, Türk-Kürt birlikteliğinin kurucu bir gerçeklik olduğunu gösterir.

Sorun, bu birlikteliğin hukuksal ve siyasal metinlerle inkâr edilmesidir. İnkâr ise isyanı doğurmuştur. Bugün gelinen nokta, inkâr ve isyan döngüsünü sona erdirme iradesidir.

Özgür Yurttaşlık: Kimliği Aşmadan Evrenselleşmek

Metnin felsefi merkezi “özgür yurttaşlık” kavramıdır. Bu kavram, klasik anayasal vatandaşlık tanımının ötesine geçer. Özgür yurttaş, dininde, düşüncesinde, kimliğinde ve ulusal aidiyetinde özgür olandır.

Ancak bu özgürlük, başkasına dayatma hakkı doğurmaz. Kimse dilini, inancını, milliyetini bir başkasına empoze edemez. Bu yaklaşım, hem çoğulculuğu savunur hem de demokratik sınırları net biçimde çizer. Devletin bütünlüğü ile bireyin özgürlüğü arasında zorunlu bir çelişki olmadığını gösterir.

Demokratik Toplum: Ayrışma Değil Mimari

Metin boyunca altı çizilen temel kavramlardan biri demokratik toplumdur. Demokratik toplum, yalnızca oy vermekle değil; toplumun kendi kültürel, eğitsel, sağlık ve ekonomik kurumlarını özgürce inşa edebilmesiyle mümkündür.

Burada söz konusu olan şey ayrılık değildir. Üniter devletle çelişmeyen, şiddeti tümüyle dışlayan, kurumsal bir toplumsal mimariden söz edilmektedir. Entegrasyon, asimilasyon değil; karşılıklı tanınma ve kurumsallaşmadır.

Bu nedenle 27 Şubat bildirgesi, geçici bir deklarasyon değil; açıkça siyasal bir program olarak tanımlanır.

Yerel Demokrasi: Evrensel Bir Dayanak

Yerel demokrasi vurgusu, metnin en somut siyasal önerilerinden biridir. Ayrı devlet ya da bölünme açıkça reddedilirken, yerel yönetimlerin kendilerini ifade etme ve yönetme hakkı savunulur.

Bu yaklaşım, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gibi evrensel demokratik normlarla ilişkilendirilir. Böylece mesele, dar bir iç politika konusu olmaktan çıkar; evrensel demokrasi zeminiyle buluşturulur.

Metnin dili dikkat çekicidir: Sertlik yoktur, tehdit yoktur, ültimatom yoktur. Buna karşılık tarihsel ölçeği büyük bir anlatı vardır. “Yeni yüzyıl”, “yeni bin yıl”, “Cumhuriyetin en temel ayaklarından biri” gibi ifadeler, bu sürecin geçici değil, kurucu olduğunu gösterir.

Bu metin, yalnız bugünün iktidarına değil; devlet aklına, topluma ve geleceğe seslenir.

Ortada bir arayış var. Uzun zamandır süren, şekil değiştiren, kavram değiştiren ama özünde aynı soruya dönüp duran bir arayış. Bu arayış, ne yalnızca bir halkın meselesi ne de sadece bir siyasal model tartışması. Daha çok, birlikte yaşamanın neden bu kadar zorlaştığına dair bir arayış.

Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu çerçeveye bakıldığında, yapılmak istenen şey ilk bakışta oldukça net görünüyor. Merkezileşmiş, tekçi, yukarıdan aşağıya kurulan siyasal yapıların yerine; daha yatay, daha yerel, daha çoğul bir toplumsal düzen arayışı. Ulus-devletin sert sınırları yerine, daha esnek kimlik tanımları. Şiddetle yürüyen bir siyaset yerine, siyasal alanın kendisini genişletme çabası.

Demokratik ulus ve entegrasyon… Bunların hepsi, aynı arayışın farklı durakları gibi duruyor. Ortak noktaları ve farklılıkları demokratik çatı altında toplama isteği. Toplumu edilgen bir kitle olarak değil, kendi hayatının öznesi olarak düşünme çabası.

Buraya kadar bakıldığında, bir siyasal yönelim oldukça açık.

Peki Bu Yönelim Zihne Nereden Dokunuyor?

Asıl mesele burada başlıyor. Çünkü tarih boyunca pek çok siyasal model ortaya çıktı. Krallıklar çöktü, cumhuriyetler kuruldu, ideolojiler doğdu, ideolojiler yıkıldı. Ama bütün bu değişimlerin içinde dikkat çekici bir süreklilik var: İnsan, yönetme biçimini değiştirdi ama zihnini pek az değiştirdi. Bu yüzden şu soru kendiliğinden ortaya çıkıyor: Ortaya konan bu çerçeve, zihnin kendisine mi dokunuyor, yoksa zihnin ürettiği sorunlara daha işlevsel çözümler mi arıyor? Bu ikisi birbirine çok benzer görünür ama aynı şey değildir.

Bir zihniyet, daha adil bir sistem kurabilir. Daha kapsayıcı, daha esnek, daha yumuşak bir düzen tasarlayabilir. Ama yine de düşünen, planlayan, düzenleyen, yöneten bir merkez olarak kalabilir. Sadece daha “iyi” bir merkez.

Zihni Aşmak İle Zihni Yeniden Kurmak Arasında

İnsan, çoğu zaman zihni aştığını sanır ama aslında onu yeniden düzenler. Daha rafine hale getirir. Daha ahlaki, daha demokratik, daha kabul edilebilir bir biçime sokar. Ama zihnin merkezi yerinde durur. Hakikate sahip olma hissi, doğruyu tanımlama ihtiyacı, düzen kurma refleksi… Bunlar kolay kolay çözülmez. Sadece başka kelimelerle ifade edilir.

Bu yüzden binlerce yıldır benzer döngüler yaşanır. Eski kabuklar eleştirilir, yeni kabuklar örülür. Kabuklar incelir ama çoğu zaman kırılmaz. Bugün konuşulan demokratik kavramlar da bu riskten azade değildir. En özgürlükçü kavramlar bile, eğer zihnin merkezinde aynı ihtiyaçlar duruyorsa, yeni bir kabuğa dönüşebilir.

Bu soru kaçınılmaz olarak buraya gelir. Kürtler, uzun bir inkâr ve bastırma tarihinin içinden geliyor. Bu tarih, güçlü bir adalet ve özgürlük talebi yaratmış durumda. Ama aynı zamanda çok hassas bir eşik de barındırıyor.

Çünkü tarih gösteriyor ki, zulme uğramış olmak tek başına zihinsel açıklık üretmiyor. Bazen sadece yönü değişmiş bir sertlik üretiyor. Bazen haklılık duygusu, yeni bir katılığa dönüşebiliyor. Bu noktada mesele, haklı olup olmamak değil. Mesele, haklılığın zihinde nasıl taşındığı. Kimlik savunusu, bir eşikten sonra kimliğin kendisine dönüşebilir. Özgürlük talebi, fark edilmeden yeni sınırlar üretebilir. Bu risk, her topluluk için geçerlidir.

Geriye çok sade ama çok zor bir soru kalıyor. Demokratik ulus da, konfederal yapı da, özerklik de, entegrasyon da; sonuçta insanlar tarafından kurulacak. Peki bu insanlar hangi zihin hâliyle yaşıyor? Korkuyla yaşayan bir zihin, en yatay yapıda bile güvenlik üretir. Üstünlük duygusuyla yaşayan bir zihin, en eşitlikçi dilde bile hiyerarşi kurar. Haklılık merkezli bir zihin, en barışçıl söylemde bile sertleşir.

Bu yüzden inşa edilen şey, çoğu zaman niyet edilen şey olmaz. İnsan neyse, kurduğu yapı da ona benzer.

Belki de mesele şurada düğümleniyor: Ortaya konan bu siyasal çerçeve, insanın kendisine bakabileceği bir alan açıyor mu? Yani insan sadece devleti, sistemi, karşı tarafı mı sorguluyor; yoksa kendi korkusunu, kendi öfkesini, kendi kontrol ihtiyacını da görebiliyor mu? Eğer bu ikinci alan açılıyorsa, bu çok kıymetli bir şeydir. Çünkü zihinsel dönüşüm, genellikle iddia edilerek değil, fark edilerek başlar. Eğer açılmıyorsa, o zaman sorun kavramlarda değil; bakılmayan yerde kalır.

Tarihin belki de en sade ama en sert gerçeği şudur: İnsan değişmeden, tarih değişmez. İnsan değişmeden barış kalıcı olmaz. İnsan değişmeden refah huzur getirmez. İnsan değişmeden neşe derinleşmez. Zihin gevşemeden bolluk paylaşılmaz. Zihin çözülmeden özgürlük taşınmaz. Bütün bu konuşulanlar, ancak bu zeminde anlam kazanır.

Burada açıkta kalan bir yer var. İnsan, bütün bu kavramları konuşurken kendisine bakıyor mu, bakmıyor mu? Zihin gerçekten çözülüyor mu, yoksa sadece daha iyi düzenleniyor mu? Cevap metinde değil. Cevap, okuyan herkesin kendi içinde durduğu yerde.

Varsayalım ki: Anayasa değişti, yerel demokrasi kuruldu, özgür yurttaşlık tanımı kabul edildi, demokratik toplum kurumları inşa edildi. Peki insan zihni eski korkularıyla, alışkanlıklarıyla, ezberleriyle, ötekileştirme refleksleriyle aynı kaldıysa ne olur? Şu olur: Yeni kurulan her yapı, eski zihnin içinde yeniden bozulur. Çünkü zihin dönüşmeden: Özgürlük tehdit gibi algılanır. Çoğulculuk kaos olarak görülür. Hak, ayrıcalık sanılır. Demokrasi kontrol kaybı gibi hissedilir Bu yüzden tarih boyunca nice anayasa, nice barış süreci, nice reform ilk kriz anında çökmüştür.

Zihin Arınmadan Yüzleşme Olmaz

Metin boyunca “inkâr” kavramı sıkça geçiyor. Ama inkâr sadece devletin Kürtleri inkârı değildir. Aynı zamanda: İnsanın kendi korkusunu inkârıdır. Kendi ayrıcalığını inkârıdır. Kendi şiddet kapasitesini inkârıdır. Kendi zihinsel konfor alanını inkârıdır

Zihin arınmadığında yüzleşme mümkün olmaz. Yüzleşme olmazsa sorumluluk alınmaz. Sorumluluk alınmazsa özgürlük sadece bir kelime olarak kalır. İnsan, kendini dönüştürmeden toplumu dönüştüremez. Toplumu dönüştürmeden devleti dönüştüremez.

Zihinsel Dönüşüm Nedir, Ne Değildir?

Burada çok kritik bir ayrım yapmak gerekir. Zihinsel dönüşüm: Slogan öğrenmek değildir. Yeni kavramları ezberlemek değildir. “Doğru tarafta” olduğunu sanmak değildir

Zihinsel dönüşüm, insanın kendi içindeki otoriter sesi fark etmesiyle başlar. Sadece dış iktidarları, baskı biçimlerini ya da tahakküm ilişkilerini eleştirmek değil; bizzat kendi zihninde kurduğu iktidar alanlarını görmektir. Kendi içsel hapishanesini fark etmektir: korkularla örülmüş duvarlarını, alışkanlıklarla güçlendirilmiş parmaklıklarını, “böyle gelmiş, böyle gider” diyerek meşrulaştırdığı zihinsel kilitlerini tanımaktır.

Bu dönüşüm, kişinin kendi milliyetçiliğini, dinciliğini, cinsiyetçiliğini, üstünlük duygusunu, haklı olma bağımlılığını ve gizli ayrıcalık beklentilerini cesaretle görmesini gerektirir. “Ben böyleyim” diyerek savunduğu kimliklerin, aslında nasıl bir içsel otoriterliğe hizmet ettiğini fark etmektir. Kendi bencilliğini; sadece açık çıkar hesaplarında değil, görünmez pazarlıklarda, sessiz beklentilerde, başkalarının acısı karşısındaki seçici duyarlılığında yakalayabilmektir.

Zihinsel dönüşüm, insanın kendi içsel düzensizliğine bakabilmesidir: tutarsızlıklarını, çelişkilerini, bir yandan adalet isterken diğer yandan konforundan vazgeçemeyişini, özgürlük talep ederken denetlenme arzusunu taşıdığını kabul edebilmesidir. İçinde yaşayan gizli çıkarları görmek; “doğru”nun, “ahlak”ın ya da “inanç”ın ardına saklanan kişisel kazançları, güç arzusunu ve görünmez hesapları açığa çıkarmaktır.

Ve belki de en zor olanı şudur: “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu dürüstçe sorabilmek. Bu soruyu bir ahlaki üstünlük kurmak için değil, kendi karanlık ihtimallerine bakabilmek için sorabilmek. Aynı koşullarda, ben de baskıcı olabilir miydim? Ben de susmayı, uyum sağlamayı, çıkarımı korumayı seçer miydim? Bu sorularla yüzleşebilmek, zihinsel dönüşümün eşiğidir. Çünkü gerçek dönüşüm, insanın kendini temize çekmesiyle değil; kendi içindeki otoriterle, hapishane gardiyanıyla ve gizli iktidar arzusuyla göz göze gelmesiyle başlar.

Bu olmadan: Özgür yurttaşlık, yeni bir kimlik savaşına. Demokratik toplum, yeni bir güç mücadelesine. Yerel demokrasi, yeni bir tahakküm alanına dönüşür Yani zihin arınmazsa, özgürlük bile baskı üretir.

En Tehlikeli Yanılsama: “Biz Artık Hazırız”

Toplumsal dönüşümlerin en büyük düşmanı şudur: “Biz artık demokratız.” Bu cümle, zihnin kapandığı andır. Çünkü demokrasi bir sonuç değil, sürekli bir iç dönüşüm ve görme hâlidir. Barış bir imza değil, sürekli bir yüzleşme pratiğidir. Özgürlük bir hak listesi değil, kendinden yani sana ait olmayanlardan soyunabilme olgunluğudur. Zihin dönüşmediğinde herkes demokrasiyi ister ama kimse bütünlüğü ve bütünsel hali kabul etmek istemez. Herkes özgürlük ister ama kimse sorumluluk almak istemez.

Asıl Mücadele Alanı: İçsel Demokrasi

Bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir: Devletin demokratikleşmesi, toplumun demokratikleşmesinden önce gelmez. Toplumun demokratikleşmesi, bireyin demokratikleşmesinden önce gelmez. Bireyin demokratikleşmesi ise zihinsel yüzleşme olmadan mümkün değildir.

İçsel demokrasi yoksa, dışarıda kurulan her demokrasi kırılgandır. İlk kriz anında herkes eski reflekslerine döner. Barış, ilk korkuda askıya alınır. Bu yüzden en zor ama en gerçekçi soru şudur: İnsan, kendi içindeki inkârcı, baskıcı, korkak ve tahakkümcü tarafla yüzleşmeden gerçekten özgür olabilir mi?

Bu sorgulama bizi nihai bir eşiğe getirir. Sorun artık “devlet ne yapacak?” sorusu değildir. Sorun artık “hangi yasa çıkacak?” sorusu da değildir.

Asıl soru şudur: İnsan, zihnini arındıracak cesarete sahip mi? Kendi hakikatine bakabilecek mi? Özgürlüğün bedelinin konfor kaybı olduğunu kabul edebilecek mi? Eğer bu cesaret yoksa, en mükemmel anayasa bile kâğıt üzerinde kalır. Ama bu cesaret varsa, en eksik yapı bile dönüşmeye başlar. Gerçek barış, önce zihinde başlar. Gerçek demokrasi, önce içerde kurulur.

Öcalan Gerçekliği: Kişiden Çok Bir Ayna

Abdullah Öcalan’ı yalnızca bir siyasal aktör, bir mahpus ya da bir lider olarak okumak, asıl meseleyi ıskalamaktır. Öcalan gerçekliği, tarihsel olarak devlet–toplum–birey ilişkilerindeki kırılmanın görünür hale geldiği bir aynadır.

Bu aynada görülen şudur: Zihin dönüşmediğinde, roller değişir ama yapı değişmez. Bugün baskı gören, yarın baskı kurar. Bugün inkâr edilen, yarın inkâr eder.

Abdullah Öcalan’ın metinlerinde ve son mesajlarında ısrarla vurguladığı “demokratik toplum” ya da “demokratik ulus” fikri, şunu açıkça ifade eder: Sorun yalnızca Kürt meselesi değildir; mesele, insanın zihinsel dönüşümünün gerçekleşip gerçekleşemediği ve gerçek örgütlenmenin hangi bilinç düzeyinde mümkün olabildiğidir.

Tarihsel Bütünlük: İktidarlar Değişti, Zihin Değişmedi…

İnsanlık tarihine bütünlüklü baktığımızda çok çarpıcı bir süreklilik görürüz: İmparatorluklar çöktü. Krallıklar yıkıldı. Dinler yorum değiştirdi. Cumhuriyetler kuruldu. Anayasalar yazıldı ama insan zihni, iktidar kurma arzusunu, üstün olma ihtiyacını, ötekini bastırma refleksini büyük ölçüde korudu.

Bu yüzden: Din gitti, ideoloji geldi. İdeoloji gitti, ulus geldi. Ulus gitti, piyasa geldi. Ama tahakküm gitmedi. Zihin dönüşmediği sürece tarih ilerlemez ve an bütünlüğü yakalanmaz; yalnızca biçim değiştirir.

Zihnin Dönüşmemesi: En Büyük Körlük

Burada en can alıcı noktaya geliyoruz. İnsanlık, huzursuzluğun, savaşın, yoksulluğun, adaletsizliğin nedenini hep dışarda aradı: Yanlış sistem. Yanlış lider. Yanlış ideoloji. Yanlış düşman… ama asıl soruyu sormaktan kaçtı: Benim zihnim nasıl çalışıyor?

Zihin dönüşmediyse: Barış korku üretir. Refah suçluluk üretir. Özgürlük tehdit gibi algılanır. Neşe bile “gevşeme” sayılır. Bu yüzden insanlık, huzuru gördüğünde bile onu bozacak bir gerekçe üretir.

Görülmesi Gereken Hakikat: İnsan Hazır Değilse Sistemler İşlemez

Bugün insanlığın görmesi gereken temel gerçek şudur: Hiçbir siyasal düzen, hiçbir ekonomik model, hiçbir anayasa, hiçbir barış anlaşması zihinsel olarak dönüşmemiş bir insanı aşamaz.

Zihin dönüşmemişse: Demokrasi popülizme düşer. Ekonomi sömürüye döner. Hukuk intikama evrilir. Din, ideoloji ya da kimlik yeniden kutsallaştırılır Öcalan gerçekliğinin rahatsız edici tarafı da budur: O, meseleyi sürekli yapının dışına değil, insanın içine çeker, çekmelidir.

İnsanlık şunu görmeden: Huzur kalıcı olmaz. Barış sürdürülemez. Neşe derinleşmez. Ekonomik refah paylaşılmaz.

Görülmesi gereken şudur: İnsan, kendi içindeki tahakküm arzusuyla yüzleşmeden adalet kuramaz. Kendi korkusunu tanımadan özgürlük taşıyamaz. Kendi boşluğunu fark etmeden refahı israf eder. Refah, yalnızca maddi bolluk değildir. Refah, zihnin gevşeyebilme hâlidir. Gevşeyemeyen zihin, bollukta bile kıtlık üretir.

Son Eşik: İnsan Kendini Aşabilecek Mi?

Bu noktada artık sorular devlete, lidere ya da tarihe sorulmuyor. Sorular insana soruluyor. İnsan, sürekli bir “üstünlük” arayışıyla yaşamaktan vazgeçebilecek mi? Kimliğini, inancını, düşüncesini bir siper gibi kullanmayı bırakabilecek mi? Kontrol etmeden var olabileceğini görebilecek mi? Eğer bu görülmezse: En iyi barış süreci bile geçici olur. En parlak refah bile huzursuzluk üretir. En özgür düzen bile yeni baskılar doğurur. Ama eğer bu görülürse: Eksik barış bile derinleşir. Sınırlı refah bile paylaşılır. Kırılgan düzenler bile onarılır. İnsanlık bugün şunu görmek zorunda: Sorun dışarda değil, içeridedir. Ve içerisiyle yüzleşmeyen hiçbir toplum, dışarıda kalıcı bir gelecek kuramaz.

Bu soru, artık tartışmanın en zor ve en dürüst eşiğidir. Çünkü burada yalnızca Öcalan’ı, Kürtleri ya da bir siyasal modeli değil; insanın binlerce yıldır taşıdığı zihinsel yapıyı sorguluyoruz.

Ve kritik fark etme hali şudur: Gerçekten görüyor muyuz, yoksa yalnızca eski zihnin üstüne yeni zihinsel kabuklar mı ekliyoruz?

Abdullah Öcalan Bu Kabuğu Aşabildi Mi?

Bu soruyu romantize etmeden sormak gerekir. Öcalan’ın düşünsel hattı ya da farkındalığı, klasik ulus-devlet zihnini açıkça kırmaya çalışan nadir örneklerden biridir. Demokratik ulus, demokratik konfederalizm, demokratik özerklik ve entegrasyon kavramları; iktidarı merkezden dağıtma, kimliği sabitlememe, toplumu özne yapma çabasıdır.

Ancak daha zor soru şudur: Bu kavramlar zihin kabuğunu kırıyor mu, yoksa daha inceltilmiş bir kabuk mu sunuyor? Çünkü şu tehlike her zaman vardır: Zihin dönüşmeden kavram değişirse, kavram yeni bir dogmaya dönüşür. Demokratik ulus ve entegrasyon: Bir özgürleşme zemini de olabilir. Yeni bir kimlik kutsaması da. Demokratik konfederalizm: Merkezsizleşme pratiği de olabilir. Yeni bir örgütsel tahakküm biçimi de. Bu farkı belirleyen şey kavram değil, insanın zihinsel kapasitesidir.

Kürtler Bu Eşiği Aşabildi Mi?

Bu soru da cesaret ister. Kürtler, tarihsel olarak inkâr, bastırma ve şiddet deneyimi yaşamış bir halktır. Bu deneyim, güçlü bir adalet ve özgürlük arayışı doğurmuştur. Ancak aynı deneyim, eğer zihinsel dönüşümle buluşmazsa, haklılık merkezli yeni bir katılık da üretebilir.

Zulme uğramak, otomatik olarak özgürleştirici bilinç üretmez. Bazen sadece rol değişimi üretir. Bu yüzden kritik nokta şu olabilir: Kürtler, yalnızca inkâr edilen bir kimliği mi savunuyor, yoksa kimlik savunusunun ötesine geçebilen bir bilinç mi inşa ediyor? Bu soru yalnız Kürtler için değil; her halk için geçerlidir.

İnsan Değişmediyse, İnşa Edilen Değişir Mi?

Burada artık tartışma netleşir. Demokratik ulus da, konfederalizm de, özerklik de, entegrasyon da insan eliyle yapılacaktır.

Peki insan nasıl bir zihinle yaşıyorsa ne inşa eder? Korkuyla yaşayan insan, güvenlikçi yapı kurar. Üstünlük duygusuyla yaşayan insan, hiyerarşi kurar. Haklılık sarhoşluğuyla yaşayan insan, baskıyı meşrulaştırır. Yüzleşmemiş bir zihin, sürekli düşman üretir. Zihin kabuğu kırılmadıysa, inşa edilen her sistem eski düzenin başka bir versiyonu olur.

İnsanın en derin yanılsaması şudur: “Doğru fikirle doğru toplum kurulur.” Hayır. Toplum, fikirle değil; fark eden bilinç düzeyiyle kurulur.

Bilinç düzeyi düşükse: En doğru fikir bile baskı üretir. En özgürlükçü model bile yozlaşır. Bu yüzden binlerce yıldır aynı trajedi tekrar eder: İnsan, sistemi değiştirir ama kendini değiştirmez.

Son Eşik: Kabuğu Kırmak Ne Demektir?

Zihin kabuğunu kırmak: Yeni bir ideolojiye geçmek değildir. Eskiyi kötüleyip yeniyi kutsamak değildir

Zihin kabuğunu kırmak: Hakikate sahip olma iddiasından vazgeçmektir. Kendi korkunu, öfkeni, üstünlük arzusunu görmektir. “Ben de baskı kurabilirim” gerçeğiyle yüzleşmektir

Bu yapılmadan: Demokratik ulus bir slogandır. Konfederalizm bir organizasyon modelidir. Özerklik bir yetki tartışmasıdır. Entegrasyon bir uyum söylemidir. Ama özgürlük değildir.

O zaman artık soru şudur: Abdullah Öcalan, Kürtler ve insanlık; zihin kabuğunu gerçekten kırmaya hazır mı?

Yoksa yalnızca daha ahlaki, daha sofistike, daha “demokratik” kabuklar mı üretiyoruz?

Eğer bu görülmezse, yüzyıllardır olduğu gibi yine aynı yere varırız. Ama eğer bu görülürse, ilk kez tarih tekrar etmemeye başlayabilir. Çünkü o zaman inşa edilen şey bir sistem değil; dönüşmüş bir insanın doğal yaşamı ve özgür birlikteliği olur.

Bir oluşum dışarıdan nedenlerle sarsılabilir, hatta ağır darbeler alabilir; fakat onu gerçekten yıkan, içeride başlayan çözülmenin görülmemesi ve inkâr edilmesidir. Bütün tarih, yıkımın dış düşmandan değil, iç körlükten doğduğunu anlatır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bêjdar Ro Amed Arşivi
SON YAZILAR