Bêjdar Ro Amed

Bêjdar Ro Amed

HAFIZA, EMEK VE TAŞ ARASINDA

HAFIZA, EMEK VE TAŞ ARASINDA

Amed’de zaman ilerlemez; katman katman birikir. Taş, burada sessizliğin maddesidir. Konuşmaz ama unutmamayı bilir. Avlular, duvarlar, merdivenler ve gölgeler; insanın aceleyle geçip gitmesine değil, durup iz bırakmasına tanıklık eder. Bu yüzden Amed’de tarih anlatılmaz, hissedilir.

Bu şehirde hafıza, sözcüklerle değil temasla taşınır. Bir taşın serinliğinde, bir havşın gölgesinde, bir duvarın aşınmış yüzeyinde saklıdır. Emek burada yüksek sesle var olmaz; göstermez, kanıtlamaz. Sessizce yerini alır, olduğu hâliyle kalır. Üretim bir sonuçtan çok bir duruştur; insanı yaptığı şey değil, o sırada nasıl durduğu tanımlar.

Bu öykü, Amed’in surları içinde, taşın hafızasıyla emeğin ritminin birbirine karıştığı bir konakta açılıyor. Anlatılan yalnızca bir mekân değil; birlikte durabilmenin, acele etmeden üretmenin ve geçmişle bugünü aynı anda taşıyabilmenin mümkün olduğu bir hâl. Burada hayat açıklama yapmaz; taş hatırlar, emek çoğalır, hafıza sessizce yerini alır.

Taşın Hafızasında Bir Araya Gelmek

Yer, surların içinde kalmış eski bir konaktı. Taş duvarlar yalnızca yapıyı ayakta tutmuyor, geçmişten bugüne taşınan bir hafızayı da sessizce muhafaza ediyordu. Konağın Havş denilen avlusunda, zeytin ağaçları köklerini derine salmıştı; yukarıdan aşağıya doğru sarkan üzüm ise artık bir bitki olmaktan çıkmış, taş merdivenlere değerek uzayan, rüzgârla salınan bir varlık hâline gelmişti. Üzüm, bir ağacın disipliniyle değil, kadın saçı gibi, ne kadarına izin verilirse o kadar açılıyor, fazlasını zorlamıyordu.

Avluya bakan üç oda, aynı taşlardan yapılmıştı. Hiçbiri diğerine üstün değildi ama her biri kendi duruşunu taşıyordu. Hava güneşliydi; baharın kokusu hissediliyor ama serinlik hâlâ taşların içinde tutuluyordu. O gün, buraya gelen herkes sanki zihinsel gürültüsünü bir kenara bırakmış, bu mekâna yalnızca bedeniyle ve dikkatiyle gelmişti.

Kadınlar, bu konağın narin, tarihi kokan bir odasında bir araya gelmişti. Üretim yapıyorlardı; bugünkü üretimleri el kremiydi. Ölçüler konuşuluyor, dokular deneniyor, biri diğerine gülerek bir ayrıntıyı hatırlatıyor, bir başkası elindeki karışımı göstererek fikrini ekliyordu. Diyaloglar neşeliydi, ortam keyifliydi; kimse acele etmiyor, kimse geride kalmıyordu. Üretim, burada bir zorunluluk değil, birlikte durabilmenin doğal bir hâliydi.

Bu üretimin ortasında, ölçülerin ve karışımların arasına fark edilmeden başka bir hâl daha karışıyordu. Kadınlar yalnızca yan yana durmuyor, birbirlerini hissediyordu. Bazen bir omuz diğerine yaslanıyor, bazen bir el, ölçüsüz ama yerinde bir temasla bir sırtı yokluyordu. Bu dokunuşlar ne bir teselli talebiydi ne de bir eksikliği kapatma çabası; yalnızca “buradayım” demenin sessiz yollarıydı.

Arada kısa sarılmalar oluyordu. Gösterişsiz, açıklamasız, sessiz. Ne uzun tutuluyor ne de anlamla yükleniyordu. Sarılma burada bir duygu patlaması değil, ortak bir nefes gibiydi. Kimse çözülmüyor, kimse dağılmıyor ama herkes biraz daha yerleşiyordu bulunduğu yere. Bu temas üretimi durdurmuyor, aksine onu daha yumuşak, daha akışkan hâle getiriyordu.

Kadınların Sessiz Çeşitliliği

Bu avluda ve taş odalarda bir araya gelen kadınlar tek bir biçime girmiyor, tek bir hâli temsil etmiyordu. Kalabalıktılar ama birbirlerini bastırmıyorlardı; yan yana duruyor, aynı üretimi paylaşıyor ama aynılaşmıyorlardı.

Bir kadın vardı; elleriyle çalışırken yüzü sakinleşenlerden. Konuştuğunda değil, karışıma dokunduğunda kendini belli ediyordu. Taş duvarlara yaslanışı bile ölçülüydü; bulunduğu yere acele etmeden, saygıyla temas ediyordu.

Bir diğeri, gülüşüyle mekânı genişletenlerdendi. Sözü çoğaldıkça ortam hafifliyor, üretim bir yük olmaktan çıkıyordu. Onun varlığı, tarihle bugünü birbirine bağlayan görünmez bir köprü gibiydi.

Bir başka kadın, sessizliğiyle duruyordu. Az konuşuyor ama her ayrıntıyı fark ediyordu. Ne zaman bir dengenin bozulduğunu sezse, eliyle küçük bir düzeltme yapıyor, bunu bir uyarıya dönüştürmeden yerli yerine koyuyordu.

Yaşı daha büyük olanlar vardı; bedenlerinde zamanın izleri açıkça görünen. Bu izler onları geriye çekmiyor, aksine mekâna derinlik katıyordu. Yıpranmışlık burada bir kusur değil, temasın birikimiydi.

Genç olanlar da vardı; hareketleri daha hızlı ama dikkatsiz değil. Öğrenmeye çalışmıyor, hazır bulunuyorlardı. Soruları bile acele etmiyor, cevap aramaktan çok süreci izliyordu.

Hiçbiri kendini merkez almıyor, hiçbiri görünür olmaya çalışmıyordu. Bu yüzden üretim, taş duvarlar gibi sağlam, avlu gibi açık ve derin bir hâl alıyordu. Kadınlar bu mekânda bir araya gelmişti ama mekân onları tek bir kimliğe zorlamıyordu; her biri kendi çizgisiyle bu tarihe karışıyordu.

Üretimin Neşesi Ve Sessiz Uyum

El kremleri hazırlanırken odanın içi hafif kokularla doldu. Kimse bunu kutsallaştırmıyor, kimse sıradanlaştırmıyordu. Yapılan iş, olması gerektiği gibiydi. Kadınlar birbirlerinin hareketlerini izliyor, gerekirse müdahale ediyor, gerekmezse geri çekiliyordu. Bu geri çekilme bir eksilme değil, alan açmaydı.

Taş duvarlar bu üretime tanıklık ediyordu. Geçmişte başka sesler, başka emekler barındırmış olsalar da, şimdi olanı yadırgamıyorlardı. Tarih burada donmuş bir şey değildi; yaşayan, uyumlanan bir hâl almıştı. Kadınlar çalışırken zaman genişliyor, saatler fark edilmeden geçiyordu.

Bu konakta, hayatın dırdırcı gerçekliği kapının dışında kalıyordu. Kimsenin anlatacak derdi yoktu, kimse bir şey yetiştirmeye çalışmıyordu. Günlük hayatın kırılma noktaları, sürekli tekrar eden yorgun cümleleri burada geçerliliğini yitiriyordu. Bu uzaklaşma bir kaçış değil; hayata başka bir mesafeden bakabilmenin imkânıydı.

Mahsenin Henüz Açılmamış Derinliği

Konağın içinde, henüz faaliyete açılmamış ama açılacağı bilinen bir yer daha vardı: Mahsen. Taş merdivenlerden aşağı inildiğinde hava değişiyor, serinlik belirginleşiyor, yukarıdaki hareket buraya yalnızca hafif bir titreşim olarak ulaşıyordu.

Mahsen’de üretim yapılmıyordu. Hiçbir şey dinlendirilmiyor, hiçbir karışım hazırlanmıyordu. Burası, üretimden önceki hâlin alanıydı. Yalnızca ön ayrılıklar vardı; nerede ne duracak belirleniyor, hangi alanın şimdilik boş kalacağına karar veriliyordu.

Mahsen henüz müdahale edilecek bir yer değil, tanınacak bir mekân olarak duruyordu. Sessizdi ama boş değildi. Yakında faaliyete açılacaktı; aceleyle değil, taşın izin verdiği zamanda.

Hafızanın Raflara Yerleştiği Oda

Konağın içinde bir oda daha vardı. Bu oda bir kütüphane olacaktı; ama yalnızca kitapların dizildiği bir yer değil, bir hafıza odası olarak düşünülmüştü. Taş duvarlara yaslanan desenli raflar, gösteriş taşımadan mekâna zenginlik katıyordu.

Raflara tarihi ve güncel kitaplar yan yana dizilecekti. Hiçbiri diğerini bastırmayacak, zaman katmanları bir arada duracaktı. Bilgi burada kutsanmıyor, saklanmıyor; dolaşımda tutuluyordu. Oda, konağın sessiz hafızası olarak üretime ve bekleyişe eşlik ediyordu.

Açıklamasız Devam Eden Hayat

Yukarıda üretim sürüyor, aşağıda Mahsen sessizliğini koruyor, bir odada kitaplar için yer açılıyor, avluda zeytin ağaçları rüzgârla hafifçe kıpırdıyor, üzüm taşlara değerek salınıyordu. Hiçbir şey kendini kanıtlamaya çalışmıyordu. Hiçbir şey acele etmiyordu. Taş, emek, kadınlar, bilgi ve zaman aynı yerde birbirine karışıyor; hayat burada hiçbir açıklama yapmadan, olduğu gibi devam ediyordu.

Taşta Kalan, İnsanda Süren

Burada olan hiçbir şey tek başına kalmadı. Taş, yalnızca taş olmadı; dokunulan her elde hafızaya dönüştü. Emek, yalnızca üretilen bir şeyle sınırlanmadı; birlikte durabilmenin biçimi oldu. Kadınlar yalnızca bir araya gelmedi; birbirlerini taşıdı, sessizce tuttu, nefeslerini aynı ritimde genişletti.

Bu konakta hayat, kendini ispatlamaktan vazgeçti. Gürültüsünü dışarıda bıraktı, aceleyi kapının önünde unuttu. Kırılma noktaları konuşulmadı ama aşındı; dırdırcı gerçeklik susturulmadı ama merkezden çekildi. Yerine, temasın bilgisi geçti. Sarılmanın açıklamasızlığı, bekleyişin değeri, henüz’ün sabrı yerleşti.

Mahsen aşağıda hâlâ susuyor, çünkü her başlangıç önce susmayı öğrenir. Kütüphane yukarıda, raflarına henüz yerleşmemiş kitaplarla bile zamanı taşıyor, çünkü hafıza bazen okunmadan da var olur. Avluda zeytin kök salmaya devam ediyor, üzüm taşlara değerek salınıyor; ne daha fazla olmaya çalışıyor ne de geri çekiliyor.

Burada hiçbir şey tamamlanmadı ama hiçbir şey eksik de kalmadı. Çünkü bu mekânda tamamlanmak bir hedef değil, sürmek bir hâl. Hayat burada büyük sözler söylemedi, küçük anları büyüttü. Taş hatırladı, emek çoğaldı, kadınlar birbirine yaslanarak çoğalmayı öğrendi.

Ve belki de en çok bu yüzden, buradan çıkan herkes bir şey taşımadı; bir şey oldu. Hayat, bu taşların arasında, bu emeğin içinde, bu hafızanın kıyısında kendini yeniden anlatmadı. Sadece olduğu gibi devam etti.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bêjdar Ro Amed Arşivi
SON YAZILAR