Meltem Gönüllü

Meltem Gönüllü

BAKKALINA SAHİP ÇIK DİYARBAKIR

Bakkal denilince aklımıza çocukluk anılarımız gelir çoğu zaman…Hepimizin bir bakkal amcası mutlaka vardır. Kimi zaman okul dönüşümüzde evimizin anahtarını teslim aldığımız ya da anne babamız gelinceye kadar kendisine emanet edildiğimiz bakkal amcalarımızı, bakkal teyzelerimizi unutmak mümkün mü? Evimizin hemen yanı başında ya da en fazla sokağımızın köşesi kadar uzaktaki; duvarında “Veresiye teklif etmeyiniz” yazısı olup da veresiye defteri tutan, sevincimizde kederimizde, hastalığımızda sağlığımızda, düğünümüzde bayramımızda hep bizlerle bizden biri olan bakkallarımız…

Bayramlarda ya da her karne alışımızda gidip elini öptüğümüz ve karşılığında ya bir çikolata ya da şeker aldığımız bakkallarımız…

Adı semtlere verilen, (İstanbul Şaşkınbakkal gibi), şarkılarla anlatılmaya çalışılan (Barış Manço’nun “Kul Ahmet’in Ceketi” gibi), ve de Türk edebiyatımızın klasikleri arasına giren romanlara konu olan (Sinekli Bakkal – Halide Edip Adıvar gibi) bakkallarımız…

Eskilerde kalan ve günümüzde ne yazık ki yok olan öyle bir geleneğimiz vardı ki bu da yine bakkallarımız üzerinden gerçekleşirdi. Fakirimiz dilenmekten, zenginimiz de riya ve gösterişten çekinirlermiş. “Yap iyiliği, at denize. Balık bilmezse halik bilir” düşüncesine sahip zenginlerimiz, kılık değiştirip hiç tanımadıkları mıntıkalara giderlermiş. Ve oradaki bakkal ve manavların borç defterini isterler, kendi bütçesi oranında belirlediği fakirlerin borcunu silerlermiş. Ve sorasında “Allah kabul etsin” deyip giderlermiş. Borcu ödenen borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu ödeyen de kimi borçtan kurtardığını asla bilmezmiş. Ve böylece hem küçük esnaf hem de fakir fukara bir nebze de olsa rahatlarmış. Bugün böylesi erdemli davranışlar içerisinde olan insanlarımız var mı dersiniz?

Günümüzde yardım yaptığını sananlar, insanlarımızı isim isim kaydedip sonrasında “Bakın biz şu kişilere şu kadar yardım ettik” gibilerinden cümle aleme ilan edip böbürlenmeye kalkışanlar ya da kendilerini kamuoyumuzda adeta “iyilik meleği” olarak lanse etmeye çalışanlar olduğu müddetçe, geçmişimizi şükran ve minnetle yad etmenin ne anlamı olur dersiniz?

Biz yine bakkallarımıza dönelim.

Hafta içinde Diyarbakır Bakkallar, Bayiler ve Şekerciler Odası Başkanı Sayın Fahrettin Gülmüş ile uzunca bir sohbetimiz oldu. Kendisi Diyarbakır Sur’da dededen kalma mesleğini sürdüren, bu kadim şehrimizin yerlisi olan esnaflarımızdan. Ve bugün Oda Başkanı olarak, yok olmaya yüz tutan Bakkallık mesleğinin sorunlarına bir nebze de olsa katkıda bulunmak amacıyla bir kampanya başlattıklarını anlatıyor. Güzel bir afiş hazırlamışlar. Yakında Diyarbakır’ımızın caddelerindeki ilan panolarını da süsleyecek olan bu afişte yazılanlar da emin olun çok anlamlı:

 “Üzerimde yok, sonra veririm dediğin” “İyi günde kötü günde hep selam verdiğin” “Gördüğünü değil lazım olanı aldığın” “Kimi zaman anahtarını, kimi zaman çocuğunu emanet ettiğin” YEREL ESNAFINA SAHİP ÇIK! Diye sesleniyorlar bakkallarımız. Bizim de üstümüze düşen, bu kadim şehrimizin yerel ekonomisi için sadece bakkalımıza değil, tüm esnafımıza destek olmaktır. Çünkü onlar bu kentte kazanıyorlar, bu kentte vergilerini veriyorlar ve yine kazandıkları ile bu kentin ekonomisine katkıda bulunuyorlar. Kayıtlı olarak iki bine yakın bakkalın yer aldığı Diyarbakır’ımızda (kayıt dışı olanlar neredeyse bu sayının yüzde 60’ı kadar olduğu da söyleniyor) kent insanı ile karşılıklı güven temeline dayalı ticaret yürüten esnaflarımıza sahip çıkmak elbette ki hepimizin boynunun borcu olmalıdır. Bakkallarımızın en büyük derdi elbette k, Ulusal marketler zinciri… Diyarbakır’ımızda da neredeyse hemen her sokakta görmeye alıştığımız büyük marketlerin şubelerinin her biri en az 10 esnafımızı etkilemekte. Diyarbakır genelinde 250 civarında şubeleri olan bu marketler için Oda olarak gereken yasal düzenlemelerin yapılmasını talep ediyorlar. “Poşetlerini dahil buradan temin etmiyorlar” diyor Oda Başkanı. Yani Diyarbakır ekonomisine herhangi bir katkıları yok ne yazık ki. Yerel ürünlere de yer verilmeyen büyük marketler zincirleri için Fahrettin Bey’in söyledikleri asla yabana atılmaz. “Buradaki sıcak parayı alıp, merkezlerine gönderiyorlar. Aslında ucuzluk adı altında satılan ürünleri bakkallardaki fiyatlarla karşılaştırırlarsa, halkımızı daha da bilinçlenecek” diyor. Gramajının ve kalitesinin iyice karşılaştırılması gerektiği hususuna ben de katılıyorum.

Bugün Diyarbakır’ımızdaki bakkallarımızın veresiye defterlerinde ortalama en az 10-15 bin lira borç yazıldığını düşününce, işin ekonomik boyutu da gözler önüne seriliyor.

BAKKALLAR AHDE VEFA GÖSTERİLMESİNİ İSTİYORLAR

Dar gününde her zaman yanlarında oldukları halkın, bugün kendilerine sahip çıkmalarını bekleyen bakkallarımız, bugün gerçekten de zor günler geçiriyorlar. Bu kente sahip çıkmak sadece tarihi ve kültürel zenginliklerini gözler önüne sermekle olmaz, yerel ekonomisinin temel yapı taşını oluşturan küçük esnafımıza da sahip çıkmakla da bir kat daha perçinlenir. Ve Diyarbakır’ımız “yaşayan ve yaşatan kent” olma özelliğini korur.  HAYDİ DİYARBAKIR, SEN BUNU DA BAŞARIRSIN!...

Meltem Gönüllü

Önceki ve Sonraki Yazılar